Kerem Atabeyoğlu: “Bizler sonsuz çocukluğun peşinde koşan haytalarız.”

Merjam Yazar: Merjam 23 Temmuz 2020

Bu haberi arkadaşlarınla hemen paylaş!

“Çocukluğumun bütün yıldızlarıyla birlikte çalışma şerefine nail oldum.”

Kerem Atabeyoğlu: “Bizler sonsuz çocukluğun peşinde koşan haytalarız.”

 

Değerli tiyatro sanatçısı Kerem Atabeyoğlu ile tiyatroya dair sıcacık bir sohbet gerçekleştirdik. Atabeyoğlu, “Tiyatroda seyirciyi etkilemenin en temel yolu gerçek olmak. Oyunun bir anında mutlaka kendinizi göreceksiniz sahnede. Bizim yaptığımız şey ayna vazifesi görmek. Seyirciyi etkilemek ne kadar güzel olduğunuzla, ne kadar hisli baktığınızla ilgili değil; ne kadar gerçek olduğunuzla, ne kadar hayattaki gibi olduğunuzla ilgili. Ustalık, sadelik demek o yüzden süslemeye püslemeye gerek yok. İşimiz insanla olduğu için sahnedekilerin de gerçek insanlar olması, o anların da gerçek anlar olması gerekiyor.” diyor.

 

 

Tiyatroya Nasıl Başladınız?

 

1968 yılında İstanbul’da doğdum. Babam ve büyük babam gibi gazeteci olacaktım, oldum da. Daha orta sonda gazetelerde ve birtakım ajanslarda basketbol muhabirliği yapmaya başladım. Üniversite sınavında basın yayına girecek kadar soru çözdüm ve basın yayına girdim. Mezun olmamıza az bir zaman kala bir dersimize Celal Kadri Kınoğlu geldi. Onunla beraber istikametim konservatuvara doğru döndü. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı yarı zamanlı bölümünü kazandım. Bir müddet oraya devam ettim son sınav sabahı bıraktım. Şanslı bir oyuncu adayı oldum daima.

 

Çocukluğumun bütün yıldızlarıyla birlikte çalışma şerefine nail oldum. Okulda öğrenciyken Kenter Tiyatrosunda çalışmaya başladım. Yıldız Hanım’la, Müşfik Bey’le, Şükran Güngör’le aynı tahtayı paylaşmak sayılmaz ama onlar o tahtanın sahibiyken neler yaptıklarını gördüm. Yıldız Hanım’ın derste ne dediğini akşam Müşfik Hoca’dan sahnede görmek gibi muazzam bir şansım oldu.

 

 

HALDUN DORMEN MESLEĞİ BIRAKMAMA İZİN VERMEDİ

 

Sonrasında bir dönem tiyatrodan da sıkıldım okuldan da sıkıldım her şeyden sıkıldım her şeyi bıraktım. Bir sabah beni Haldun Dormen aradı ve sana bir haberim var: “Bu sene bizde oynuyorsun.” dedi ve beni o güne kadar çok da sarmayan mesleğime âşık edip tiyatrocu yaptı. 11 yıllık Dormen Tiyatrosu maceram başladı ve 14 yıllık gazetecilik macerası da sona ermiş oldu. Dormen Tiyatrosunu evim bildim ben. Tiyatro kapandıktan sonra ev hasretiyle o günü özledim durdum. En sonunda da 2 yıl önce yine mesleği bıraktım. Yeter artık olmuyor böyle diye.

 

Yine ertesi sabah Haldun Dormen aradı. Bu sene beraber oynuyoruz, dedi. Ben mesleği bıraksam da Haldun Dormen benim mesleği bırakmama izin vermedi. Şimdi iki sezondur Türkiye kazan biz kepçe dolaşa dolaşa, oynaya oynaya, gülerek güldürerek tıpkı eski günlerdeki gibi Dormen Tiyatrosunun nezaketi, terbiyesi, ahlakı, disipliniyle delisi olduğum işimi yapmaya devam ediyorum. Bir yandan da oyun biter bitmez evde odama kapanıp maketlerimle haşır neşir oluyorum. Aslında mesleğim de bu maket hikâyesi de o sonsuz çocukluğumu kovalamaktan başka bir şey değil. 51 yaşında, o sonsuz çocukluğumu kovalamaya hâlâ devam ediyorum.

 

 

Bir oyuna hazırlanmak için nasıl bir süreçten geçiyorsunuz?

 

Klasik bir cevap olacak ama bizim mesleğimiz öyle bir meslek ki sokak köpeğine baksan, dilenci görsen mesleğinde ilerliyorsun. Zaten algın o yönde çalıştığı için ve algıda seçiciliğin geliştiği için karşılaştığımız her şey hem duygusal hafızamıza hem görsel hafızamıza hem de işitsel hafızamıza otomatik olarak ekleniyor. Bunu da “Aman efendim gözlem yapıyorum, malzeme topluyorum.” diye yapmıyorsunuz. Zaten bakmaya alıştığınız zaman görmeniz kaçınılmaz. Gördüğünüz zamanda lazım olan yerde kullanıyorsunuz.

 

Yeni dizi ya da oyun geldiğin de hemen konuyu anlatırlar. Bende derim ki: “Konu benim umurumda değil, çünkü Shakespeare zaten bütün konuları yazdı ve bitirdi. Kız oğlanı sever birbirine kavuşamazlar sonrada herkes ölür. Bütün aşk hikâyeleri budur.”

 

 

HER MESLEĞİN ERBABI SANATÇI NİTELİĞİNDEDİR

 

Benim için önemli olan, rol ne diyor? Bir kaç cümlesini bir kaç repliğini duymak isterim. Rolün ruhu, yazarın ruhu, yazarın ifadesi, yazarın dilidir asıl olan. Ben laf aramızda oyunculuğun pek sanat olduğunu iddia edenlerden değilim. Esas olan kısım onu yazmak gibi geliyor. Biz icracılarız. Biz sahnedeki piyanoyuz, esas sanatkâr olan besteci gibime geliyor. Tabi ki her mesleğin erbabı sanatçı niteliğindedir. Ama son yıllarda da çok ayağa düştü. Sevgili karımın çok sevdiğim bir tabiri var: “Sanat o kadar sık karşılaşılan bir şey değil.”

 

 

Tiyatroda bir rolle seyirciyi etkilemenin sizce en temel yolu ne?

 

Gerçek olmak. Oyunun bir anında mutlaka kendinizi göreceksiniz sahnede. Bizim yaptığımız şey ayna vazifesi görmek. Seyirciyi etkilemek ne kadar güzel olduğunuzla, ne kadar hisli baktığınızla ilgili değil; ne kadar gerçek olduğunuzla ne kadar hayattaki gibi olduğunuzla ilgili. Ustalık, sadelik demek o yüzden süslemeye püslemeye gerek yok. Sahici ve gerçek olmak gerekiyor. Çünkü işimiz insanla olduğu için sahnedekilerin de gerçek insanlar olması, o anların da gerçek anlar olması gerekiyor.

 

Çok enteresandır bizim mesleğimizle hiç alakası olmayan 60 yaşlarında bir seyircimiz hayatında ilk defa tiyatroya gelmiş. Oyunu izledikten sonra: “Ben tiyatronun ne işe yaradığını şimdi anladım. Ömrümde ilk defa iki saat boyunca kendi hayatımı düşünmedim.” dedi. İşte aslında gördüğü şey tam olarak kendisiydi.

 

 

Tiyatroda oynamadığınız fakat oynamak istediğiniz bir oyun var mıdır?

 

Varsa seneye mutlaka oynarım.

 

 

Oynadığınız veya izlediğiniz tiyatro oyunlarında günlük hayatta “İşte ben buyum!” dediğiniz bir karakter var mıdır?

 

Tam öyle işlemiyor galiba sistem. Sahnede kendini görmekten kastım da tam olarak o değil. Sahne; kendi saçmalığını, kendi akılsızlığını yani kendi güzelliğini değil kendi defonu görmene yol açıyor. Esasında kendini görmekten kastım o.  Ben buyum dediğim bir karakter yok. Zaten maksat da o değil galiba çünkü sanatın vazifesi sana ne olduğunu ya da ne yapman gerektiğini söylemek değil. Sanatın yegâne vazifesi size soru sordurmak.

 

 

AKLINIZDA SORU İŞARETİ BELİRİYORSA SANAT VAZİFESİNİ YERİNE GETİRMİŞ DEMEKTİR

 

Siz bir sanat eseriyle karşılaştıktan sonra: “Acaba ben mi yanlış düşünüyorum?” sorusu aklınıza düştüğü anda, sanat vazifesini gerçekleştirmiş oluyor. Dolayısıyla kendimize benzeyen bir şey değil, kendimizde görmek istemediğimizi gösterdiğinde ve bir an bile olsa gözünün kenarıyla ona takılıp içinde o ilk soru işareti doğduğunda sanat vazifesini yerine getirmiş oluyor.

 

 

Tiyatro oyunculuğu, dizi-film oyunculuğu, tiyatro yönetmenliği ve aynı zamanda seslendirme yapıyorsunuz.  Tüm bunların yanında yazarlık kimliğiniz de var. Hangisi sizin için daha özel?

 

Tabi ki o sihirli tahta her şeyden daha önde geliyor. Çünkü bizim esas işimiz, esas aşkımız o. Biz orası için yetiştirilmiş çocuklarız ve o sihirli tahtanın üzeri bizim özgürlük alanımız. Diğer işler de tabi ki önemli ve zevkle yaptığımız işler ancak şöyle düşünün bir tiyatro oyununa karar vermek için 70-80 tane oyun okuyorsunuz. Dünyanın en iyi yazarlarının, en iyi metinleriyle karşı karşıyasınız. Televizyonda ya da dublajda başka türlü zevkler söz konusu ama asıl olan metinse ve kalıcılıksa o er meydanı dedikleri yer yani tiyatro daha ağır basıyor.

 

 

İŞİNİZ SİZİN KİM OLDUĞUNUZU GÖSTERİR

 

 

Tiyatronun sizdeki karşılığı nedir? Sahnede olmak sizin için ne ifade ediyor?

 

Tiyatro benim işim. Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz ya. İşiniz de sizin kim olduğunuzu gösterir. Sizin bu hayatta hem kapladığınız alanı hem de nerden gelip nereye gittiğinizi gösteren şeydir tam manasıyla. Dolayısıyla ulvi değerler atfetmeden ama o işin ahlakına dikkat ederek yaptığım, çoluğumun çocuğumun boğazından geçen lokmayı kazandığım beni tanımlayan şeydir. Bu anlamda işime büyük değer atfediyorum.

 

 

Tiyatronun en çok hangi özelliği sizi etkiliyor?

 

Akşam yapılması. Ben tam bir gece kuşuyum. Sabah yapılan her şeyden nefret ediyorum. Set zamanlarınla şakayla karışık hep şunu söylerim: “Ben bu mesleği gece yapılıyor diye seçtim sabah 05.00’te ne işim var benim burada.” diye. Tiyatro bu konuda şahanedir, vaktinde başlar vaktinde biter. Televizyon için yaptığımız işlerde 18 saatten 32 saate kadar sette kaldığımız zamanlar vardır. Tiyatro 8.30’da başlar ve 11.30’da biter. Sürprizlere yer yoktur.

 

 

Yazarlık kimliğiniz ile ilgili geleceğe yönelik bir projeniz var mı?

 

Baba ve dede mesleğinden gelen kalem tutmak, hayatımın bir tarafında daima oldu. Bir küslüğüm oldu basılmayacak hiçbir şeyi yazmadım. Dolayısıyla bu bir dezavantaj, kendi keyfime oturayım da şunu yazayım demedim hiç. Dormen Tiyatrosu ile ilgili kitap yazılacaktı, oturdum onu yazdım, bir dergiye sipariş bir yazı olursa oturdum onu yazdım. Ama bir kaç yıl sonra tekrar daha önce yaptığım gibi köşe yazmak niyetim var.

 

 

Oynadığınız bunca oyun içerisinde sizde yeri ayrı olan bir oyun var mı?

 

Burak Sergen ile 14 temsil oynayabildiğimiz “Vahşi Batı” oyunu. Mesleğimin yedi sekiz yıllık bölümünde hiç kimsenin seyredemediği harika oyunlar da oynadım.

 

 

Nasıl bir izleyicisiniz? İzlerken nelere dikkat edersiniz, neler ararsınız oyunda?

 

Bu kişiden kişiye değişebilen bir durumdur. Ben iyi bir film izleyicisiyimdir, tiyatrodan ziyade. Akşamları kendi oyunum da olduğu için başka tiyatro oyunlarını takip edemiyorum, maalesef. Bunu yapabilen saygıyla andığım meslektaşlarım var. Ben o kadar sağlam bir tiyatro izleyicisi değilim.

 

 

BİR AKIL VE GUSTO GÖRMEK İSTERİM

 

Ama tiyatroda da sinemada da seyrettiğim şeyin benden daha akıllı olmasını bekliyorum. Seyrettiğim şeyin çalışılmış ve tesadüflere yer bırakılmamış olmamasını isterim. Bir akıl ve bir gusto görmek istiyorum. Çünkü seyirciye diyoruz ki: “Sayın seyirciler bu akşam sadece bir bilet parası değil hayatınızdan da bir 5 saatinizi verin.”  Dolayısıyla çok şey istiyoruz. O istediğimiz şeyin karşılığında da bizim de o kadar çalışmış ve o kadar tesadüfe yer bırakmamış olmamız gerekiyor.

 

 

Sahnedeyken motivasyon kaynağınız nedir?

 

İşim! Çünkü tiyatro o kadar zevkli bir şey ki sinemada televizyonda milyarlar harcayarak efektler yaparlar. Biz ise parmağımızı uzattığımızda o tabancadır. Elimizi uzattığımız da o kılıçtır. Elimizde kılıç olmasına gerek yok. Ama elimde kılıç olduğuna önce benim inanmam lazım ki başta seyirci elimde olmayan kılıcı görebilsin. Dolayısıyla oyun süresince gerçekliği önce benim kurmam, önce benim ona çocuk gibi inanmam lazım ki seyirci de inanabilsin. Bu da sahnenin gerçekliğidir, o sihri oluşturan olmayan bir kılıca inanmaktır. O yüzden de bu, sonsuz çocukların yapabileceği bir şeydir. Bu yüzden 5 yaşındaymışız gibi elimizde ki o hiçi tabanca olarak kabul etmemiz ya da havaya bakıp gecenin 11’inde “Güneş ne kadar güzel doğuyor.” diyebilmemiz gerekiyor.

 

 

Eşiniz Almıla Hanım’da tiyatro sanatçısı, aynı mesleği yapıyor olmanın sizin için eksileri, artıları nelerdir?

 

Almıla için mutlaka götürüsü vardır. Ben Almıla’nın ne insan olarak ne de oyuncu olarak tırnağı etmem. Hayran ve âşık olduğum oyuncuyla evliyim.

 

 

YETİŞKİN HAYATININ SIRRI: DEVAM ETMEYE DEVAM ETMEK

 

 

Başarılı bir oyuncu olmanın sizce sırrı nedir?

 

Devam edebilmek, devamlılığı sağlayabilmek. Çünkü ilk günden itibaren bu mesleği yapmamanız için yüzbinlerce haklı sebebiniz olacaktır. Her gün bu mesleği bırakmak için yüzlerce binlerce haklı sebep çıkabilir. O sebeplere hiç kanmadan, kulağınızı kapatıp her gün yeniden başlayabilmek gerekiyor. Yetişkin hayatının da tek numarası bu zaten, devam etmeye devam etmek. Bunun en güzel örneği de Haldun Dormen. Hayatı boyunca hiç dikiz aynası kullanmamış sadece ileriye bakmış bir abideyle yaşadığınız zaman devam etmenin gerçekte ne demek olduğunu anlıyorsunuz.

 

 

OLDUM DİYEN ÖLDÜM DER!

 

 

Kerem Atabeyoğlu oyuncu olmak isteyen gençlere tavsiyelerde bulunmak istese, neler söyleyebilir?

 

İlk olarak oyuncu olmamalarını söylerim. Çünkü insanlar bu mesleği genelde çok istiyorlar ve istediklerinin ne olduğunu tam da bilemiyorlar. Oyunculuğu servet ve şöhret kazanmanın bir yolu görüyorlar. Hâlbuki yeterince güzel kuru fasulye yaparsanız da o servete o şöhrete sahip olabilirsiniz.

 

Oyuncu olmak için başka bir akıl ve başka bir ruh gerekiyor. Bu mesleği yapabilmeleri için deli gibi okumaları, gözü açık olarak etrafa bakmaları kendilerini çokta fazla önemsememeleri gerekiyor. Hayat ve zaman karşısında kendimizin çok da önemli varlıklar olmadığını, asıl olanın hayatın ta kendisi olduğunu anlamaları gerekir. Yetinmemeliler ve Müşfik Kenter’in de dediği gibi “Oldum diyen, öldüm der!” sözünü unutmamalılar.

 

Kendilerindeki güzellikleri, kendilerindeki fazlalıkları, kendilerindeki aklı, kendilerindeki fikri değil; kendilerindeki eksikleri, kendilerindeki yetersizlikleri, kendilerindeki hamlıkları, kendilerindeki zafiyetlerini görmeleri, kabul etmeleri ve onlardan istifade etmeleri gerektiğini düşünüyorum.

 

 

En sevdiğiniz tiyatro oyunun adı?

 

En sevdiğim tiyatro oyunu? Seneye oynayacağım herhalde. Daha hangisi olduğunu bilmiyorum.

 

 

En sevdiğiniz kitap?

 

Cyrano de Bergerac, oyun olarak da kitap olarak da film olarak da karakter olarak da şiir olarak da tek geçerim.

 

 

Dinlemekten en çok keyif aldığınız müzik türü?

 

Tür olarak değil ama grup olarak “Queen” dinlemekten çok keyif alıyorum.

 

 

Peki, en sevdiğiniz şehir?

 

Antakya neden bilmiyorum, ama oraya gittiğimde hep tamamlanmış hissediyorum.

 

 

ASIL OLAN HATA YAPTIKTAN SONRA NE YAPTIĞINIZ

 

 

Sahnedeyken hata yapmamayı ya da hata yapıyorsanız da bunu seyirciye yansıtmamayı nasıl başarıyorsunuz?

 

Hata yapabiliyoruz. Neticede bizim yaptığımız hata, bir pilotun ya da bir cerrahın hata yaptığında doğuracağı sonuç gibi vahim bir sonuç doğurmuyor. Zaten esas eğlence hatalar olduğu zaman başlıyor. Hayatta da öyle değil mi? Asıl olan hata yaptıktan sonra ne yaptığınız.

 

Son derece insani bir durum hata yapmak. Lafını unutabilirsin, repliğine geç girebilirsin, dilin sürçebilir, ağzından olmadık bir laf kaçabilir. İşte o yüzden biz size bir koltuk kiralıyoruz ve sizin için ve sadece sizin için tekrarı ve emsali olmayan bir şey yapıyoruz. Hatasıyla, sevabıyla o akşam yaptığımız her şey sadece sizin gözleriniz için. Güzelliği de orada.

 

 

TİYATRONUN ALTIN ÇAĞI BAŞLIYOR

 

 

Tiyatronun geçmişi, bugünü ve geleceğiyle ilgili neler söyleyebilirsiniz?

 

Tiyatro büyük bir meslek. Veba olmuş, dünya savaşları olmuş, atom bombaları patlamış… Her dönemin içeresinden yürüyüp geçmiş tiyatro. Son yıllarda tiyatro ölüyor tiyatro bitiyor deniliyordu. Size söz veriyorum tiyatronun altın çağı şimdi başlıyor.

 

Tiyatro, sizin gibi insanlarla bir araya gelebildiğiniz nadir yerlerden bir tanesi olmaya başladı. Lafın değerini bilen, o akşam yapabileceği bir sürü şey içerisinden tiyatroyu tercih eden, tıpkı eski güzel günlerdeki gibi kılığına kıyafetine bir parça daha dikkat edip bir cemiyet içeresine karışan ve buna ihtiyaç duyan insanlar çoğalmaya başladı. Dün akşam 250 küsur tiyatro salonu İstanbul’da perde açtı. Bunların içeresinden elenenler olacaktır. Ama geriye çok sağlam tiyatrolar da kalacaktır.

 

Çünkü tiyatro ve sahne sanatlarının her dalı hayatın içinden hayata kaçtığımız yer. Yaşadığımız dünya ideal değil ama o geçirdiğimiz iki saat içeresinde ideale çok fazla yaklaşabiliyoruz. Artık bunun yeri tiyatro salonları. Ama bu I. Dünya Savaşında da, II. Dünya Savaşında da böyleydi.

 

 

Televizyon dünyasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Tiyatronun içinde de değersiz, edepsiz, çirkin, kötü ve yanlış şeyler oluyor, her yerde olduğu gibi. Oyuncuların da türleri var, tiyatronun da türleri var, komedyenlerin de türleri; iyisi, kötüsü var.  Ve her birinin seyirci karşısında bir karşılığı var.

 

Televizyon zaten günlük tüketim malzemesidir. Eskiden arenalarda insanları kaplanların önüne atıyorlardı ve geniş halk kitleleri bunları seyrediyordu. Sonra insanları kaplanlara atmak biraz ayıp olmaya başlayınca bu sefer “Freak Show”lar başladı. Bu ucube şovlarının yerini de 1950 yılından itibaren televizyon programları aldı. Bugün televizyondaki herhangi bir yarışma programına, herhangi bir sohbet programına, herhangi bir diziye bakın bu ucubeleri aynen göreceksiniz. Televizyona çıkan ucubedir manasında söylemiyorum bunu, o ucube şovun devamıdır bu programlar. Televizyon programlarının yapısı budur. Bunu kötü, çirkin, ayıp olarak da söylemiyorum. İnsanın kendisini daha iyi hissetmek için başkasının kaplanlara atıldığını görmek gibi bir zorunluluğu var milattan öncesinden beri.

 

 

TELEVİZYON HİÇBİR ZAMAN TİYATRONUN RAKİBİ DEĞİLDİR

 

Neden reality showlar tutuyor? İnsanlar izlediğinde: “Ben ne kadar iyi bir hayat yaşıyorum, ben ne kadar güvendeyim evimde… Bak o koskoca meşhur adam ada da aç ve nasıl iki tane hamburger için kendini paralıyor. Ben istediğim anda dolaptan zeytinimi yerim.” diyerek kendimizi rahat, huzurlu ve tamam hissedebilmemiz için var televizyon. Dolayısıyla hiçbir zaman tiyatronun rakibi değildir.

 

 

Kerem Atabeyoğlu’nun bir günü nasıl geçer?

 

Aritmik bir insanım. Bu sabah saat 09.00’da uyudum. O saate kadar maket tezgâhında çalıştım. Normalde uyanmam öğleden sonrayı buluyor. Ama prova döneminde ya da turneler olduğunda gerekirse sabah 05.00’ de kalkıyoruz ve yola çıkıyoruz. O tamamen o sırada ki çalışma ritmimize göre şekilleniyor. Aylarca, yıllarca iş yapmadığımız oluyor. Kimisi bu süreçte kendini resme veriyor, kimisi edebiyata veriyor, kimisi bilardoda uzmanlaşıyor… Benim gibi tezgâh sahibi olanlar var… Hakikaten çok boş vaktimiz oluyor. Bu durumda sonsuz bir zamana sahibiz ve bu yüzden de hayatta esasen ilgilendiğin ne varsa onun peşine düşmeye başlıyorsun. Sabah 09.00, akşam 17.00 hikâyesi bizde olmadığı için, neyi seviyorsak onun peşine düşecek bol bol vaktimiz oluyor.

 

 

HER TÜRLÜ AMATÖR TEŞEBBÜS İNSANI ÖLDÜREBİLİR

 

 

Peki, tiyatro oyuncusu olabilmek için yetenek gerekli mi yoksa çok istemek ve çalışmakta yeterli midir?

 

İstek, yeter koşul zannediliyor ama istek gerel koşuldur. Deli gibi isteyeceksin ama minimumda da olsa bir yeteneğin; korkunç bir çalışma, devam etme azmin ve muhakkak surette bir zekân olması gerekiyor. Bunlardan bir tanesi olmayınca o masa ayakta durmuyor. Bizim mesleğimizin en kötü yanı amatör olarak yapılabildiği zannediliyor ama öyle değil. Amatör pilotluk olur mu? Amatör ambulans şoförlüğü olur mu? Amatör oyunculuk da o anlamda olamıyor. Her türlü amatör teşebbüs insanı öldürebilir.

 

 

Peki, sanat camiasında sektörler arası geçiş söz konusu. Ses sanatçılığından ya da mankenlikten oyunculuğa yönelen birçok isim var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 

Bu meslek hiç kimsenin tekelinde değil. Sadece bizim mesleğimizin ölçüsü zaman. 1930 yılında güzellik kraliçeleri oyunculuk yaptı, 1970’de de yaptı, ilerleyen yıllarda da yapacaktır. İçlerinden çok çok yetenekli Oscar’a kadar uzanan insanlar oldu. Ayfer Feray, Türk tiyatrosunun abide isimlerinden bir tanesi ve güzellik kraliçesiydi. Yani sen güzelsin, mankensin, senden oyuncu olmaz, diye bir kural yok. Eğer bahsettiğimiz çalışma ihtirasına, zekâya, laf anlama kabiliyetine ve kendini geliştirme yeteneğine sahipsen neden olmasın? Ama eğitim şart mıdır dersen, eğitim gereklidir, eğitim yolu kısaltır.

 

 

Dizi sektöründe çok fazla iş başlıyor ve çoğu da kısa sürede yayından kalkıyor. Sağlam kadrolara sahip projeler bile çok kısa sürede bitebiliyor. Bu konuda ki görüşünüz nedir sizin bu sektörü bu hâle getiren noktalar nelerdir?

 

El birliğiyle bu hâle geldi. Ama bu bir sektör değil, sektör olsa böyle olmazdı. Furyalarla gidiyor iş. Sektörlerin kalıpları vardır, kuralları vardır, terbiyesi vardır, ahlakı vardır, nizamı vardır. Şu anda her yapımcının masasında birçok senaryo var. Herkes dizi yazmaya, dizide oynamaya ve dizi çekmeye çalışıyor. Baktığınızda 70 tane dizi çekiliyor, 70 tane yönetmen mi var? 70 tane başrol oyuncusu mu var? 70 tane karakter oyuncusu mu var?

 

Şu an her şey bir kör dövüşü olarak gidiyor ve günden güne de daha kötü oluyor. Fakat burada bir avantaj da söz konusu, iyiyle kötü arasındaki fark ortaya çıkacak. Değer yargıları zayıfladıkça, değerler kıymete binecektir. İnternet dizileri görmeye başladık, yerli ve olağanüstü işler yapılıyor. Olağanüstü oynanmış ve olağanüstü yazılmış şeyler yapılıyor.

 

 

İYİ AKTÖR YOKTUR, DOĞRU ROL VARDIR

 

Televizyonda çok net başka bir durum daha var. Çıkan dizilerin ilk bölümleri üzerinde altı ay boyunca çalışılıyor. 10 kere, 20 kere, tekrar tekrar tekrar yazılıyor, revize ediliyor ve bir pilot bölüm ortaya çıkarılıyor. Sonra bir kişinin ya da bir grubun altı ayda bir yazabildiği bir senaryonun devamının haftada bir yazılması isteniyor. Bu durum eşyanın tabiatına aykırıdır. İyi aktör yoktur, doğru rol vardır. Kötü yazılmış bir rolde, kötü yapılmış bir yapımda dünyanın en büyük aktörünün de sonu başarısızlıktır. Dolayısıyla yanlış soruya doğru cevap olmaz. O altı ayda bir yapabildiğin şeyi haftada bir yaparsan iş bozulur, bozulmamasına imkân yok ki. Çünkü insan yeteneğinin, insan imkânının dışında beklenenler.

 

 

Size, ruhunuza tamamen ters bir karakter oynar mısınız?

 

Keşke oynasam! Size benzeyen şeyi oynamak cepten yemektir. Dünya tarihinde nice korkunç, tuhaf, ahlaksız caniler, katiller, roman kişileri, rol kişileri var, esas onları oynamak zevkli. Size yakın bir karakteri oynamak çokta zevkli değil.

 

Bir de şöyle bir şey var, Yıldız Kenter: “Tiyatro oyunu demek üç dört tane asılı an demektir.” derdi. İki saat on beş dakikalık bir oyunda üç dört tane an vardır. Bütün oyunu o anları bekleyerek oynarsın. Bizim meslek hayatımızda bu. Ben otuz iki tane set görmüşüm bunların otuz ikisinde de içime sinen, sevdiğim roller olma imkânı yok ki. Bizim vazifemiz o rolü, o anı hazır olarak beklemek, delirmeden, çıldırmadan, çirkinleşmeden, ahlaksızlaşmadan beklemeyi bilmek. Çünkü altı ya da sekiz yılda bir geliyor öyle roller. Geldiğinde de bedenen, ruhen işinizi yapabilir durumda olmanız gerekiyor. Onun içinde motivasyonunuzu yüksek tutmak gerekiyor.

 

Etiketler:
Merjam

Merjam

Copyright © Tüm hakları saklıdır. Merjam.com – Copyright 2021 | Codlio