Düdük

Ayşıl Özaslan Yazar: Ayşıl Özaslan 2 Kasım 2020

Bu haberi arkadaşlarınla hemen paylaş!

Şimdi bütün işi gücü bir kenara bırakın, hemen küçük bir deprem çantası hazırlayın ve içine özellikle bir düdük koymayı unutmayın, ne olur ne olmaz…

Düdük

 

Mis gibi kahve kokusu tüm evi sarmıştı. Her sabah rutin olarak yaptığım kahve içme ritüelimi bugün tatilde olmamdan dolayı biraz geç yapıyorum. Normalde iki bardak olacak şekilde filtre kahvemi ve suyunu özenle ölçerim ki tam da istediğim ayarda olsun. Ne çok yumuşak ne de çok sert… Cumhuriyet Bayramı’nı ailemle kutlamak için Aydın’ın Didim ilçesine gelmiştim. Sabah uyan, kahvaltıyı hazırla, sofrayı toparla falan derken hâliyle aileyle birlikte yapılan bayram kahvaltıları biraz daha uzun vakit alıyor. Bu arada İstanbul’dan yola çıktığımızdan beri yağmur dinmemişti. Bütün yol boyunca kapalı bir havada yolculuk yapmıştık. Ara ara şiddetlenen yağmur peşimizi bırakmamıştı, sanki bizden ayrılmak istemiyormuş gibi o da yanımızda geldi. Nitekim iki gün boyunca misafirimiz de oldu. Genelde çok şiddetli yağdı, yollar sularla doldu… Gece camlara vuran yağmur tanecikleri âdeta bizi uyutmamaya yemin etmiş gibiydi. Ancak bizi uyutmama planı yapan asıl felaket, henüz kendini göstermemiş, yerin derinlerinde bir yerde sinsice saklanıyordu. Bütün aile şiddetli yağmurlardan dolayı dışarı da çıkamamış, evde hapsolmuştuk. Malum pandemiden dolayı zaten öyle çılgınca bir gezi programı yapmamış, ailece bir arada olmanın tadını çıkaracak şekilde vaktimizi planlamıştık.

 

 

Cuma günü öğlen saatlerinde yoğun bulutlar arasından kendini gösteren güneş de iki gündür yeryüzünü özlemiş olacak ki kısa sürede içimizi ısıtmayı başarmış; hatta kapalı havanın verdiği o melankolik modumuz bile bir saat içinde eriyip gitmiş ve yerini sımsıcak enerjik bir moda bırakmıştı. Tam da “Haydi bakalım, bitirin kahvelerinizi, dışarı çıkıp biraz deniz kenarında yürüyüş yapalım” diyordum ki… O da ne! Yer ayağımın altından kayıp gitti sanki. Ama yok, tansiyonum falan değildi düşen, duvardaki tablonun ta kendisiydi. Sarsıntının şiddeti ile zangırdayan dolaplardaki camların şıngırtısı, çalan müziği bastırdı. Sanki Güliver gibi bir dev, içinde bulunmuş olduğumuz üç katlı binayı, kutunun içine kaçan oyuncağını çıkartmak istercesine sallıyordu. Gayri ihtiyari, hepimiz bir şeylere tutunma ihtiyacı hissetmiş olmalıyız ki birimiz duvarın yıkılmasını önlemek ister gibi duvara tutunmuş, birimiz düşmesin diye diğerini tutmuş ve diğerimiz koltuktan güç alır gibi iki elle birden tutunmuştuk. Bu esnada, avizelerin hepsi havada kendi çapında dans ediyor, balkondaki salıncak ise korku filmlerinde üzerinde kimse olmadan sallanan salıncaklar gibi bize bir korku filmindeymişiz hissi veriyordu. Giriş katında olmamızdan dolayı daha çok mu hissediyorduk yoksa depremin merkez üssüne çok yakın olmamızdan dolayı mı bu kadar şiddetliydi bu sarsıntı… Ya da gerçekten büyük bir deprem miydi? Hepimiz donmuş şekilde birbirimize bakakaldık birkaç saniye, herkes neler düşündü o anda kim bilir… İşin tuhafı o arada ben, elimde bulunan bardaktan bilinçsizce birkaç yudum kahve içtim sanırım; belki de daha fazla kafein ile kafamdaki tüm soruların cevabını bulmak umuduyla… Bitmiyordu bir türlü; herhalde bir on beş ya da yirmi saniye sürdü.

 

 

Her ne kadar felaketin büyüklüğü ile bir süre donup kalmış olsak da bilinçli bir aile olarak kısa süre içinde kendimizi toparlayıp en soğukkanlı hâlimiz ile –ve tabii ki en hızlı şekilde- gerekli eşyalarımızı alarak evin dışına çıktık. Tüm mahalle dışarıdaydı. Belli ki herkes koşarak evden çıkarken eline o anda ne geçtiyse alıp çıkmıştı. Genel olarak herkesin elinde telefonu vardı. Yakınlarına ulaşmaya çalışıyor veya iyi olduğunu bildirecek telkin edici sözleri -yeter ki sevdikleri üzülmesin ve merak etmesin diye- bir şeyleri ispat etmek istercesine sürekli tekrarlıyordu.

 

İnsanlar nerede toplanacağını ve böyle bir felaket karşısında ne yapacağını tam olarak bilmeden dolaşıyordu etrafta. Neden? Maalesef, sismik olarak oldukça aktif bir ülke olmasına ve deprem kuşağında yer almasına, üstüne üstlük tarihsel olarak baktığımızda çok büyük depremler yaşamış ve çok fazla kayıplar vermiş olmasına rağmen ülkemizde bu konuda yeterli eğitim ya da tatbikat yapılmıyor. Oysa ki bu konuda teorik ve pratik eğitimin ilköğretimden başlayarak verilmesi, belirli aralıklarla  tekrarlanması, felaketler karşısında insanlarımızın bilinçlendirilerek ne yapması ve nasıl davranması gerektiğinin öğretilmesi, ülke olarak hepimiz için en doğrusu olacaktır.

 

 

Geçmişe baktığımızda, Türkiye toprakları içinde yaşanmış en büyük deprem 7.9 şiddetinde Aralık 1939’da Erzincan’da meydana gelmiştir. Bu felakette kayıtlara göre,  otuz üç bin can yitirilmiştir. Yakın tarihte, 17 Ağustos 1999 tarihinde meydana gelen, Türkiye’nin sanayi başkentlerini fazlasıyla etkileyen ve on yedi bin cana mâl olan Marmara depreminin büyüklüğü ise 7.4 idi. Bunların haricinde yıllar içinde irili ufaklı birçok deprem olmuş ve birçok can kaybı verilmiş, ancak teknolojinin böylesine gelişmesine rağmen hâlâ tam olarak bir önlem paketi oluşturulmamış durumdadır.

 

Ve görünen o ki biz giden canların ardından bir sonraki depreme kadar hâlâ “Neden yan taraftaki bina sağlam duruyor ama bu bina yerle bir oldu?” diye tartışmaya devam edeceğiz ve bir sonraki deprem felaketinde yine bu yaşadıklarımızın aynılarını yaşayıp aynı konuları tartışmaya devam edeceğiz. Umarım farklı olur, bütün kalbimle bunu diliyorum.

 

Bu arada lütfen, kişisel önlemlerimizi almayı ihmal etmeyelim.

 

 

Şimdi bütün işi gücü bir kenara bırakın, hemen küçük bir deprem çantası hazırlayın ve içine özellikle bir düdük koymayı unutmayın, ne olur ne olmaz…

 

Önümüzdeki hafta görüşmek üzere…

 

Ayşıl ÖZASLAN

Etiketler:
Ayşıl Özaslan

Ayşıl Özaslan

Copyright © Tüm hakları saklıdır. Merjam.com – Copyright 2021 | Codlio