Yalnızlık ömür boyu

Merjam Yazar: Merjam 12 Ekim 2020

Bu haberi arkadaşlarınla hemen paylaş!

Kültürel ve toplumsal değişimlere, dönüşümlere ayak uydurmak hiç kolay değil. Yüz yıl önce de “Yeni” karşısında “Eski”yi, kimliği var eden değerleri korumak, sahiplenmek yalnızlığı kabullenmek anlamına gelirdi.

Yalnızlık ömür boyu

 

Üzerine sayısız şiirler, şarkılar, romanlar, hikâyeler yazılır da filmi çekilmez mi? Yalnızlık diyorum, “İnsan” denilen varlığın en güçlü bileşeni. Bazen varedeni bazen de yok edeni. Kimi zaman “Yalnızlık Allah’a mahsus” der avunur bazen de yalnızlığın güvenli limanlarını kollar dururuz. Şiirseldir bu yüzden, sinema için de vazgeçilmezdir “Yalnızlık”. Hikâyenin gidişine göre filmin ana unsuru yahut kahramanlardan biri ya da bir kaçının giyindiği elbisedir bu hâl. Ama illa ki pek çok filmde bu duyguyla yüzleşiriz. Çünkü sinema bunu gerektirir. Duyguların altını çizer, hesaba çeker, soru sordurur, düğümler ve çözer.

 

Sinemada yalnızlık deyince de uzun bir liste çıkarmak mümkün elbette. Hollywood ve Avrupa’da beyazperdenin güçlü yönetmenlerinin imzası vardır bu mevzuya kafa yoran birçok filmde. Ben bu yazı üzerine düşünürken aşina olduklarımızı, Türk sinemasından kalbimde iz bırakanları hatırladım daha çok.

 

 

Yaşlı bir İstanbul hanımefendisinin günden güne değişen, başkalaşan şehirdeki yalnızlığını konu alan Hanım, böyle bir filmdir mesela. Senaryosunu Nezihe Araz’la birlikte yazan Halit Refiğ’in 1989 yılında seyirci ile buluşturduğu film, hüzünlü bir İstanbul masalı âdeta. Kedisi Hanım ve yaşlı kaptan Necip dışında dostu olmayan Olcay Hanım, kocasının duvardaki fotoğrafıyla konuşarak giderir yalnızlığını. Üstelik kanserdir ve bununla baş etmek zorundadır. Hayattaki tek varlığı; kızı Ülkü’nün umurunda bile değildir. Hatıralarıyla başbaşa ölüme doğru giderken en büyük endişesi Hanım’ın ortada kalacak oluşudur. Zira yalnızlığını paylaştığı ve kendisiyle özdeşleştirdiği kedisi için de artık çok zordur ait olmadığı bir dünyada yaşamak. Bu anlamda, piyano öğretmenliği yapan Olcay Hanım’ın yalnızlığı bir tercih değil zorunluluktur. Osmanlı’dan kalma eski bir konakta hatıralarına sığınan yaşlı kadının evine, öğrencisi bir nebze hayat belirtisi taşır. Nihayetinde yalnızlığı içinde son bulur yolculuğu. Hanım ise bir başka yalnıza ses ve nefes olmak üzere miras kalır; kaptan Necip’e. 89’da çekilse de bugün artan yalnızlığımızı daha o günlerde tarif eder film. Önceki kuşakların nezaket, zarafet, görgü sahibi büyükleri yetiştirdikleri evlatlar tarafından hâlâ yalnızlığa mahkûm ediliyor. Genelleme yapmak haksızlık gibi gelebilir ama artık çekirdek aileyi bile bir arada tutmak pek mümkün görünmüyor ve kimse aynı çatı altında ortak bir hayatı paylaşmaya tenezzül etmiyor. Olcay ve Hanım gibi iyi yetiştirilmiş, kırılgan varlıklar da bu yalnızlaşmadan payını daha çok ve ağır biçimde alıyor.

 

 

GELENEĞİNE BAĞLIYSAN ÖTELENİRSİN

 

 

Kültürel ve toplumsal değişimlere, dönüşümlere ayak uydurmak hiç kolay değil. Yüz yıl önce de “Yeni” karşısında “Eski”yi, kimliği var eden değerleri korumak, sahiplenmek yalnızlığı kabullenmek anlamına gelirdi. Aidiyetlerini koruyarak yenilenmek tercih edilmezdi nedense. Bu hep böyle oldu. Muhsin Kanadıkırık da Türk Sanat Müziği düşkünü, yoz ve kalitesiz olana tahammül edemeyen bir eski zaman insanı. Yavuz Turgul’un 1987 yılında çektiği Muhsin Bey, yine bu meseleler etrafında bir yalnız ve iyi adamın hikâyesi. Geleneğe bağlı bir adam, sabiteleri, kuralları var Muhsin Bey’in; her şeyin usulünce olması gerektiğine iman etmiş. Ona göre nota, solfej bilmeyen, şarkıcıyım diye ortaya çıkmamalı. İlkelerinden ödün vermediği için de hem eskisi gibi iş bulamıyor hem de bir başına yaşıyor. Muhsin Bey’in yalnızlığını paylaştığı varlıklar ise çiçekleri. Onlara gözü gibi bakıyor, muhabbet ediyor uzun uzadıya. Yalnızların çok iyi bildiği bir dil bu. Hayranı olduğu eski bir ses sanatçısını, kaldığı huzurevinde elinde çiçeğiyle düzenli olarak ziyarete gidişinin sebebi de kimsesizliğe aşina oluşu. Şöhretli günlerinde el üstünde tutulup yıldızı söndüğünde bir anda kendini sokağa terk edilmiş kedi yavrusu gibi hisseden birine teselli verip teselli bulmak belki de niyeti. Sonra bir gün karşısına Ali Nazik çıkar. Köylüdür Ali Nazik, eski İstanbulluların burun kıvırdığı cinsten. Hayallerinin peşi sıra, ünlü bir türkücü olmak için şehre atar kendini. Ama piyasanın cahili, hayatın acemisidir. Muhsin Bey safiyetini görür ve kurda kuşa yem olmasın diye sahip çıkar bu hevesli gence. Evladı gibi görür bir zaman sonra, iki yalnız birlikte yol almaya çalışır. Sonrası malum…

 

 

EŞKIYA’NIN YALNIZLIĞI

 

 

Yavuz Turgul’un kahramanlarında çok sık rastlarız yalnızlık duygusuna. Muhsin Bey’deki gibi Eşkıya’da da Şener Şen’in canlandırdığı Baran karakteri filmin yalnızıdır. Cudi Dağları’nda yakalanıp 35 yıl mahpus yatan Eşkıya, tahliye olduğunda dünyayı bıraktığı gibi bulmaz. Ne bir ailesi, ne arkadaşları ne de sevda çektiği kadın yoktur. Sonra izini sürer onu dağlara çıkmak zorunda bırakan, sevdiğini elinden alan hasmının. Bütün muradı 35 yıldır ayrı düştüğü sevgilisini Keje’yi bir kez daha görebilmektir. Hiç bilmediği bir şehre, İstanbul’a gelir. Yabancısıdır sokakların, caddelerin… Üşütür insanı bu yabancılık. Ve kalabalıklar arasında yapayalnızdır. Baran İstiklal Caddesi’ndeki insan selinde yürürken biz de onunla birlikte iliklerimize kadar hissederiz yalnızlığı. Eşkıya’nın yalnızlığı Cumali ile karşılaşınca son bulur. Dünyanın kötülüğü karşısında bu iki kaybedenin kimsesizliğini izleriz hikâyenin devamında.

 

 

İDEALLERİN YOLUNDA BİR BAŞINA YÜRÜNÜR

 

 

Gönül Yarası’nın Nazım’ı idealist bir öğretmendir. Anadolu’nun köy okullarındaki çocuklara vakfetmiştir kendini. Bir evi eşi, çocukları olmasına rağmen gönüllü bir seçimdir onun yalnızlığı. Yavuz Turgul’un 2004 yılında çektiği filmde yine Şener Şen,oyunculuğu ile delip geçer bizi. Evlatları, onları babasız büyümeye mecbur bıraktığı için kızgındır Nazım’a. Nazım ise ödediği ağır bedele rağmen o ücra köylerdeki çocukların hayatında bir iz bırakabildiği için mutludur. Ama ne çare yeniden kurmak istediği hayatında yalnızdır. Çocukları ile arasındaki uçurumlar kapanacak gibi görünmemektir. Derken Dünya ile karşılaşır. Bir çocuğu ile eski kocasının şiddetinden kaçıp İstanbul’da pavyonda çalışmaya başlayan bu genç ve yaralı kadına kol kanat gerer. Yeniden bir aile olmak umudu yeşerir her ikisinde de. Aile olmak yalnızlığın panzehiri gibi gelir çoğu zaman. Bu yüzden seviniriz film kişileri birbirini bulduğunda. Hikâye mutlu sona gidiyor diye seviniriz hatta. Ama filmin adı üstünde; Gönül Yarası…

 

 

ZORDUR GİZLİ SEVDA ÇEKMESİ

 

 

Mahmut Fazıl Coşkun’un ilk filmi Uzak İhtimal, sıcak, içten, naif bir aşk hikâyesi. Adamımız Musa, Beyoğlu’nda bir caminin müezzini. Camiden eve, evden camiye bir hayat süren, ara sıra sahaf dolaşan genç adam, Beyoğlu’nda eski tip apartmanlardan birinde tek başına yaşar. Kim olduğu, ailesi ve geçmişi hakkında çok da fikir sahibi olamayız. Ama şunu anlarız ki yalnızdır. Sessiz, sakin işine gider gelir. Bir gün aynı apartmanda oturduğu Clara adlı bir kızla tanışır. Rahibe olmak isteyen Clara da Musa gibi kendi hâlinde, sessiz sedasız biridir, bakımını yaptığı yaşlı bir kadın dışında kimsesi yoktur ve hayattaki tek amacı rahibe olmaktır. Zamanla Clara ile Musa arasında dile dökülmeyen bir yakınlık oluşur. Kaçamak bakışmalar, tesadüfmüş süsü verilen karşılaşmalarla ilmek ilmek örülen bu imkânsız aşk hâli, yarım bir fotoğraf karesinden ibaret kalır. 

 

Yozgat Blues’un başkahramanı AVM şarkıcısı Yavuz da müzmin yalnızlardan. Tıpkı Mahmut Fazıl Coşkun’un ilk filmi Uzak İhtimal’deki Musa gibi yalnızlığından çoktan vazgeçse de kendini kapattığı dünyanın kabuğunu kıramadığı için finalde boynu bükük kalıyor. Yalnızların en büyük düşmanı belki de cesaret yoksunluğu. Musa da Yavuz da uzansa dokunabilecekken ıskalıyor bu yüzden mutluluğu ve arkasından bakakalıyorlar.

 

 

PARA VE GÜÇ YALNIZLIĞIN SALTANATINI NASIL YIKAR?

 

 

Takva da içinde yalnızlık barındıran filmlerden biri bana kalırsa. Özer Kızıltan’ın 2006 yılında çektiği filmin kahramanı Muharrem, dünyadan ve dünyevi her şeyden elini eteğini çekmiş bir müriddir. Gündüzleri Sirkeci’deki bir handa çuval satan bir dükkanda çalışır, akşamları bağlı olduğu tekkedeki zikirlere katılır. Sıradan bir hayatı vardır Muharrem’in. Akşamları işten gelince yemeğini kendi yapar, bulaşığını kendi yıkar. Kendine yetecek azıcık eşya ile kurduğu evinde fakirlik değil sadelik hâkimdir. Yalnız bir adam olmasına rağmen bundan şikâyet etmez. Bir iç huzura, dinginliğe sahip görünür. Tâ ki sınanmadığı bir yerden sınava çekilene kadar. Bağlı bulunduğu dergâhta ona farklı bir görev verilmesiyle beraber Muharrem’in hayatındaki bütün dengeler alt üst olur.

 

 

BEYAZPERDEDEN GELEN TESELLİ

 

 

Toplumsal anlamda bir dönem yalnızlaştırılan, ötekileştirilmeye çalışılan, “Tehdit” olarak işaretlenenlere hem ismi hem içeriğiyle güçlü bir mesaj veren Yalnız Değilsiniz, 1990’lı yılların en çok konuşulan yapımlarındandı. Üstün İnanç’ın aynı adlı romanından Mesut Uçakan tarafından beyazperdeye uyarlanan film, başörtüsü yasaklarının üniversitelerde ve kamusal alanda en keskin biçimde uygulandığı dönemlerde verilen mücadeleyi konu alıyor. Seküler bir ailede yetişen, ancak çok sevdiği bir yakınının vefatıyla kendine yeni bir yol çizerek dindar bir hayat yaşamaya karar veren Serpil’in hem okul hem aile çevresinde yaşadığı baskıları hikâye eden film, inancı yüzünden en temel insan haklarından mahrum edilen genç kızlara maruz bırakıldıkları zorbalığa karşı güçlü bir dayanışma gösterisiydi aynı zamanda.

 

Gülcan TEZCAN – Gazeteci / Yazar

Etiketler:
Merjam

Merjam

  • Editörün Seçimi
  • En Çok Okunanlar

Copyright © Tüm hakları saklıdır. Merjam.com – Copyright 2021 | Codlio
3D tasarım ajansı