Vitrinime değil, iklimime

Merjam Yazar: Merjam 11 Eylül 2020

Bu haberi arkadaşlarınla hemen paylaş!

Senin güzellik algın sana, benim ki bana! Öyleyse ortalama bir güzellik algısından öte, sende haz uyandıran öznel değer nedir? Herkes güzel ama o başka mı güzel? Neresi güzel peki? Şarkıları, sesi, makyajı... İlla aynı estetisyenin tornasından çıkan kedicik olmak zorunda değiliz hiçbirimiz.

Vitrinime değil, iklimime

 

Bağrışımlar hayatımızın akışı içerisinde bilinçaltımızın en önemli yol haritalarından biridir. Kırmızı gülün aşkı, balın kaymağı, kalemin kâğıdı, dalında filizlenen bir çiçeğin baharı anımsatması gibi… Bunların bazıları doğrudan kendisinin habercisi, bir kısmı ise görsel ya da duysal alışkanlıklarımızın aklımıza bir oyunundan ibarettir. Kadın deyince sizde uyandırdığı ilk çağrışım nedir peki? Benim aklıma ilk geleni söyleyeyim: Güzel kadın ya da çirkin(!) kadın. Hadi birbirimize karşı dürüst olalım. Kendi günlük jargonumuz bile bu bahsettiğim temsiller üzerinden kadını çağrıştırıp sıfatlandırmaya başlar. Sonrasında dilediğiniz kadar farklı özelliklerini betimleyebilirsiniz. Çalışkan, ahlaklı, itaâtkar, cimri, hamarat vb… Ama ilk aklımıza gelen daima, kadının kendi beğeni algımız ya da benimsemiş olduğumuz standartlar üzerinden “Güzellik” sınıflandırmasını yapmak yönündedir. Bunu karşı cins için de tanımlamakta ayrıca bir beis görmediğimi hatırlatmak isterim. Yine de eril dünya düzenini inkâr etmiyorsak, kadında bu betimlemenin had safhada olduğunu itiraf etmeliyiz.

 

 

Güzel Neden Güzeldir?

 

Peki güzel kadın ya da çirkin kadın diye kadınları sınıflandırmanın bize, topluma ve tüm insanlığa faydası ya da zararı nedir? Güzel kadının başı belada mıdır? Allah çirkin şansı versin midir? Daha da derine inmek istiyor ve “Güzellik nedir?” diye soruyorum. Güzellik, subjektif bir gözlem midir? Sonra aklıma Âşık Veysel geliyor. Aşkın her hâlini en güzel dizelerle anlatan âmâ ozanımız der ki: “Güzelliğin beş para etmez, bu bendeki aşk olmasa.”

 

Güzel, salt göz ile görünen olsaydı uzun, ince bir yolda yürüdüğümüzü bilemezdik belki de. Âşık için güzelin tanımı, tam burada değişerek gönül dilinden haber veriyor. Sahi güzel neydi? Mecnun’un da dediği gibi “Siz bir de Leyla’yı benim gözümden görün…” Güzellik, baktığımız yerden sadece bizim görebildiğimiz, erişebildiğimiz bir olguya dönüşüyor ve “Bizim güzelimiz” oluyor.

 

Güzelliğin göreceliliği su götürmez bir gerçek olarak şurada dursun, biz biraz da felsefi çizgi üzerinden güzelliğin tanımlarına bakmaya çalışalım. Güzellik üzerine kafa yoran ilk düşünür Platon olmuştur. Fakat Platon, güzelliği zamandan ve kişiden münezzeh düşünmüş, çağlar ötesi kabul etmiştir. Güzel, her yerde ve her daim güzeldir. Aristoteles bu meselede de matematiksel oran gözetmekte, ölçüye değinmektedir. Kant ise güzelliği fayda-zarar ilişkisi gözetmeksizin, içsel bir hoşlanma ve haz hâli olarak görür. Hatta “Zevkler ve renkler tartışılmaz” sözünün temeli de buraya dayandırılabilir. Tolstoy da Kant’a pek uzak düşmez ve der ki; “Öznel bir bakış açısıyla, biz, bize özel bir tür zevk veren şeye güzellik diyoruz. Nesnel bir bakış açısıyla ise güzellik, bütünüyle mükemmel olandır ve biz onu yalnızca öyle kabul ederiz. Bir başka deyişle güzellik, bizde herhangi bir arzu uyandırmadan, bize zevk veren şeydir.” Her kültür ve toplum yapısında güzellik farklı şekilde yorumlanır. Bununla birlikte güzelliği algılama ve zevk alma biçimimiz sadece kültürlere göre şekil almaz, zaman içerisinde kültürler üzerinden de büyük değişimler geçirir.

 

Umberto Eco’nun Güzelliğin Tarihi adlı kitabı biraz da bu perspektifte, bizim az önce sorduğumuz sorulara cevap arayan nitelikte bir eserdir. Kitabın son paragrafı ise durumu en iyi özetleyen şu cümle ile sona ermektedir: “Geleceğin kâşifi, 20. yüzyılı ve daha ilerisinin kitle iletişim araçlarının ifşa ettiği estetik idealini artık belirleyemez.” Çünkü değişim kesinlikle kaçınılmazdır. Tarih boyunca, kültürler üzerinden değişen bu estetik tanıma, hadi biz de biraz göz gezdirelim.

 

 

Güzelliğin Evrimi

 

MÖ 1200’li yıllarda Eski Mısır’da güzellik, kadınlar için fazlasıyla teşvik edilen, önemli bir özellikti. Onlar için güzellik algısı, simetrik bir oran çerçevesinde biçimlenmekteydi. Aynı dönemde Eski Yunan’da ise kadının tombul olanı güzel olarak kabul görüyordu ve Eski Mısır’ın aksine, kadından çok erkeğin güzel olması daha büyük önem arz etmekteydi. Çin ve diğer Asya toplumları için zaman algısı pek bir şeyi değiştirmiş diyemeyiz. Yüzyıllardan beridir küçük ayaklı kadın fetişizmi sürerken, ultra-feminen kadın beklentisi de sürekli yüksek dozda seyretmekte.

 

Rönesans dönemi İtalya ve yakın Avrupa toplumlarında, kadının güzelliğinin hem iç hem de dışta değerlendirmeye tâbi oluşu, elbette biraz sürpriz bir tutum. Kadının kocasına olan görevlerini yeterli derecede ifa etmesi, onun güzel olarak kabul edilmesinde önemli bir gösterge imiş o vakitlerde.

 

1900’lü yıllara geldiğimizde, Kraliçe Victorya dönemi olarak da bilinen bu dönem korse devri. Kadının, kum saatine benzediği nispette kabul gördüğü yıllardan söz ediyoruz. Bu algı 1920’lerde kendini daha emin adımlarla yukarı taşımış “Femme fatale” kadın, bize kendini dolgun vücut ve kısa saçla göstermeye başlamıştır. Kadınlar artık aşırı bakımlıdır. “Güzel” olmak için toplumun tüm beklentilerini karşılayacak arayışlara girmişlerdir ve elbette endüstrileşme fazlasıyla sahalardadır.

 

Andy Warhol, güzellik adına her şeyin farklı farklı versiyonlarla hızlıca tüketilebilir olduğunu gösteren serigrafik Marilyn Monroe eseriyle bu kadar dikkat çektiğinde, aslında bir yandan da kadınlara dayatılan bu güzellik algısının kapitalist tüketim düzeniyle ilişkisini doğrudan vurgulamıştır. Versiyonları değiştirip değiştirip tekrar vitrine sunabiliriz. Hepsinin alıcısı çıkacaktır. Tam da Holywood’un altın yılları bu döneme, 1950’lere işaret eder ve kadın dediğimiz tam olarak Marilyn Monroe’dur. 60 kuşağı hippi akım etkisi altında olduğundan güzellikle birlikte en çok barış, sevgi ve naif kadınlar ön plandadır.

 

1980 ve 90’lara geldiğimizde, bize pek de uzak geçmiş olmadığını görürüz. Hatırlayın bir dönem her yerde hunharca yaşanan egzersiz çılgınlığını. TV ekranlarında gün boyu spor yapan kadın ve erkekler… Sıskalık bir anda güzelliğin en önemli ayrıcalığı olurken anoreksiya çığ gibi büyümektedir. Mankenler, fotomodeller, Miss World’ler… Tâ ki Kim Kardashian’a kadar. Fiziksel durumu tarif etmeme lüzum yok, fakat her yıl binlerce kadının bu uğurda yaptırdığı estetik operasyonlar bu yeni akımın en belirleyici göstergesidir. Popüler kültür her durumda güzelliğin geçirdiği evrimden kendi adına en fazla payı almaya devam ederken halk tabakası da elbette bu yansımanın azizliğine hunharca uğramaktadır.

 

 

Güzel Olmadan Ünlü Olunur mu?

 

Tarihsel olarak birbirinden farklı güzellik imajlarının değişimine her ne kadar tanıklık etmiş olsak da bu yüzyılın güzellik olgusu, Umberto Eco’nun da deyimiyle tahmin edilebilir değil ve sürekli değişime mahkûm. Kadının bu sürekli değişen “Güzellik dayatmaları” karşısında çaresizce oradan oraya savruluşunu göz ardı etmek ise hiç mümkün değil. Estetik operasyonlar, makyaj teknikleri, moda dergilerinin kapaklarını süsleyen kusursuz(!) kadınlar… Kim Kardashian sadece bir örnek, daha benzemek istenen binlercesi var. Victoria’s Secret meleklerini düşünün mesela. Kim onlara çirkin diyebilir?! Ama tam da bu noktada. Kant’ın deyişiyle bizde haz uyandıran bu “Güzel kadınların” tamamıyla içsel yargılarımızdan beslenip beslenmediğini, dış dünyanın dayatmalarını bir kenara koyarak (biliyorum, pek kolay değil) sorgulayabilmemiz gerekiyor. Kimin neden güzel, ne açıdan güzel olmadığını toplumun bakışıyla ayırt ederek kendi içsel, beğeni güdümüzü yalın biçimde ortaya koyabilmeliyiz.

 

Madem popüler kültürün güzellik üzerindeki yan etkilerini konuşmaya başladık, anlatmaya ve anlamaya da oradan devam edelim. Çünkü söz konusu dayatmanın merkezi de, sahnesi de tam olarak burası! Bir kadın şarkıcı ya da oyuncu, sürekli göz önünde olmasından mütevellit; kendisini göze en hoş görünen ve en haz uyandıran biçimde ifade etmeye çalışırken; kendi bilinçaltında buna yol haritası olan görsel edinilmişliklerle karşı karşıyadır. Eğer TV, gazete ve dergilerde bangır bangır 36 beden kadının güzelliğinden dem vurulursa, hepimiz buna inanmak durumunda kalırız. İnanmasak bile, bu bilgi zamanla bizim için olması gerekilen durum hâline bürünür, hedef kilomuz da elbette 36 bedenin karşılığına isabet eder. Şimdi ise bir de Rihanna’ya bakın. Tüm bu algıları kırarcasına inatla kilo alıyor ve herkes beğeniyor. Belki yakında onun gibi olmak üzere yeni bir güzellik algısı türetilir.

 

Amy Winehouse örneğine bakalım bir de. Kendisi genç yaşta aramızdan ayrıldı fakat bestelerinin ve şarkılarının çağlar ötesi olduğunun; soul, jazz ve blues müziğin en favori karmalarının kendisinden çıktığının altını fosforlu kalemle çiziyorum. Amy’i beğeniyor muyduk? Yani…, sesi ve parçaları hoş, eyeliner tarzına da lafımız yok ama bir Miranda Kerr değil! Ama o müziği dinlerken kendinden geçen arkadaşlar buna pek de önem vermiyor kanımca. Yakın bir zamanda İngiliz bir arkadaşıma bundan söz ettiğimde tepkisi; Amy’nin inanılmaz güzel olduğu yönündeydi. Senin güzellik algın sana, benim ki bana! Öyleyse ortalama bir güzellik algısından öte, sende haz uyandıran öznel değer nedir? Herkes güzel ama o başka mı güzel? Neresi güzel peki? Şarkıları, sesi, makyajı… Bir yeri güzel işte ve seviyoruz. İlla aynı estetisyenin tornasından çıkan kedicik olmak zorunda değiliz hiçbirimiz.

 

 

Güzellik olgusunun kendi kültürümüz içerisinde de farklı yansımaları, geçmişten bugüne mevcut. Şuan arka fonda, en sevdiğim yorumlarından birini dinlediğim merhum Safiye Ayla, üzücü de olsa bu güzellik yargılarıyla genç yaşta karşı karşıya kalmış bir kadın sanatçıdır. Rivayetlere göre; Atatürk, Safiye Ayla’nın sesini çok beğendiği ve büyük hayranı olduğu hâlde kendisini perde arkasından dinlermiş. Bu yalan haber Safiye Ayla’yı da o dönem pek üzmüştür lakin burada tuhaf olan hakkında böyle bir söylentiye zemin hazırlayan bir “Güzellik algısı” sorunudur. Kendisi icra ettiği musiki ile şimdi için 90-60-90 ölçülerinin en sağlam karşılığıdır. Hakkındaki hatırata biraz sızdığınızda ise kendisine kimleri kimleri âşık ettiğinin haddi hesabı yoktur. Güzel midir? Tekrar ediyorum, kime ve neye göre? Şimdi bile kendisini hâlâ büyük bir hayranlıkla dinleyen ve “Haz duyan” insanlar vardır. Bu döneme baktığımızda belki aynı soruyu Kibariye için de sorma ihtiyacı duyabilirsiniz, çünkü o da bu algıdan kendince nasibini almış sanatçılarımızdan biridir ve fakat detone olmayan sesi tasdiklidir.

 

Elbette şimdi müzik ya da oyunculuk kariyeri bakımından belli bir çıtayı aşmış kişilerin, aynı paralelde güzel olup olmadıklarını sorgulamak bizim haddimize değil. Burada amacımız, toplumun güzellik bakışında kimi, neye göre derecelendirdiğini fark edebilmektir.

 

 

Vitrinime Değil, İklimime!

 

Yazının en başında Âşık Veysel ve Leyla ile Mecnun’dan söz ederken iki âşığın da görsel ve fiziksel değerlerin ötesinde bir beğenme hâli olduğunu vurgulamıştık. Kendi içinden, dışarıdan bağımsız bir zevk hâli söz konusu. Güzelliği salt benimsenmiş nesnel değerler çemberinin dışına çıkarıp çıplak göz le yeniden tanımlayabilmekti hedefimiz. Bu yolda ilerlerken ise, zaman içerisinde kavramsal dönüşümlerden ilham alıp günümüz güzellik doktrinlerine kadar uzandık. Sözüm ona; sesi güzel, fiziği çirkin(!) olanlardan dem vurduk.

 

Derdimiz, tasamız aslen şuydu ki; bize zorla bir şeyi “Güzel” diye beğendirenlerden ya kamızı kurtarabilmek. Güzelliği kendi göreceliliği içerisinde fark edip onda; duyumsadığımız herhangi bir nesneden, ruhumuzun derinliklerinden, düşünsel dünyamızdan ya da kendi “Estetik” değerlerimizden bir alıntı yakaladığımız takdirde, onu güzel olarak nitelendirmemiz daha gerçekçidir. Güzellik, her birimiz için özeldir ve bizdeki tüm  karşılıklarını belli bir uyum içerisinde yakalamış olandır. Eğer kadın üzerinden bir güzellik algısını tanımlayamaya çalışacak olursak da bunu salt bir fiziksel beğeni ile kısıtlandırmamız mevcut örneklerle düşündüğümüzde pek mümkün olmayacaktır. Çağlar boyu değişen güzellik algısı da özellikle Rönesans dönemine baktığımızda, bu konudaki haklılığımızı ortaya koymaktadır.

 

Evet, hepimiz güzeli farklı okuyor ve yorumluyoruz. Kimimiz, Aristoteles bakışıyla matematiksel bir oran üzerinden güzele olan zafiyetini dillendiriyor kimimiz ise bir kelebeğin kanat çırpışındaki ahenge aldanıp kanıyor. Arılar, çiçekleri koku salarak tavlamaya çalışıyor. Hepimizin baktığı yer başka, gönlü gözü başka detaylarla mefhum oluyor. Lakin, güzel olanı kendi kültürel değerlerimizin, dayatılan bakış açılarımızın ve yahut kibirli dünyamızın basma kalıp hezeyanlarına kurban etmeden anlamak ve kendi gözümüzden, özümüzden sorgulayabilmek yüce bir iştir. Yaratılan da bu fikir üzerinedir. “Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (Kamer, 49).

 

Kadını tanımlarken güzellikten kaçınmak, biliyorum zordur, fakat en azından “Güzel” olanı doğru anlamak ve doğru adlandırmak, bizi sığ söylemlerden uzaklaştırıp rafine zevklere meyledebilir. Safiye Ayla’nın sesinde bulabileceğimiz gibi zevklerden bahsediyorum ve elbette yine subjektifim. Çünkü “Zevkler ve renkler tartışılmaz.”    

 

Neslihan ÖZTÜRK – Televizyoncu

Etiketler:
Merjam

Merjam

  • Editörün Seçimi
  • En Çok Okunanlar

Copyright © Tüm hakları saklıdır. Merjam.com – Copyright 2021 | Codlio
3D tasarım ajansı