Var olma çabası ‘Güç’tür

Merjam Yazar: Merjam 14 Eylül 2020

Bu haberi arkadaşlarınla hemen paylaş!

Yeşilçam’ın en önemli kadın senaristi Ayşe Şasa’ya şizofren, deli-dahi şair Lale Müldür’e manik depresif teşhisi konmuştu. Fakat bu kadınlar kendi içinde bulundukları psikolojik durumun üstesinden gelerek bu mücadeleden güçlü çıkmayı başardılar. İşte var olma çabasıyla güçlenen kadınların hikâyesi.

Var olma çabası ‘Güç’tür

 

Güç bir kavram olarak başarılması zor olan, büyük çabalar isteyen şey anlamına gelir. Ve bir kişinin diğerlerinin muhalefetine rağmen, kendi arzusunu gerçekleştirme kapasitesi olarak tanımlanır. Bunları başaran kişiye de “Güçlü insan” denir. Güç, psikolojik bir olgudur. Sanıldığı gibi maddi olsaydı servet sahibi olanlar onu kaybetmek korkusu yaşamaz ya da maddi her güce sahip olduğu hâlde intiharı seçenler olmazdı. Gücü, insanlar psikolojik olarak bir önderlik, koruma ve güvenlik hissi için isterler. Sevmek duygusundan sonra gelen güçlü olmak duygusu, kişinin kendindeki ruhsal gücüne ulaşması, var oluşunun temelidir. Tarihin tozlu raflarına şöyle bir göz atıldığında bugünün tersine daha erkek egemen bir dünyada büyük çabalar gösteren, hangi psikolojik alt dinamiklerle yapabildikleri kesin olarak bilinmese de emsallerine kıyasla özgün cesaret sergilemiş kadınlar vardır. Bu kadınlar ya zorunlu şartlar sonucu, ya kişiliklerindeki mücadele azmi, kararlı yapıları, ya inançları ya da doğru yerde doğru hareketi yapabilmeleri sonucu güçlü kadınlar olarak tarihe geçmişlerdir.

 

Peki, neydi onları emsallerinden farklılaştırıp kendi ruhsal güçlerini aktive edebilmelerine sebep olan şey? İnsan, aslında farkında olmadan tâ çocukluğunda, bilincinin derinliklerinde yaşayacaklarına doğru çekilir: Yeşilçam’ın en bilinen senaristlerinden Ayşe Şasa gibi… Kolejde okuduğu yıllarda bir derste,“Truth” (hakikat) kelimesini duyduğu ilk zaman içinde bu kelimenin anlamına dair müthiş bir heyecan duyduğunu söyler. Bir gün okuldan sonra özel bir hastanenin önünden geçerken yıllar sonra şizofren olup bu hastaneye yatırılacağını bilmeden, içinden şöyle geçirir: “Yolum bu hastaneden geçmek pahasına olacaksa da bu kelimenin anlamını öğrenmek istiyorum.” Bu içten his ya da dileyiş ile hayatının en köklü ama sancılı anlamını yaşama yolculuğunu çoktan başlatmış görünüyordu Şasa.

 

Doğumunda erkek çocuk beklentisinin hayal kırıklığını yaşayan annesinin onu emzirmek istemeyişini, hayatının ilk yalnızlığı olarak tanımlar Şasa. Bilinç hatırlamasa da beden unutmaz bu yalnızlık hissini çünkü. Beş yaşına kadar mürebbiyeler büyüyen Şasa’nın anneden almaya ihtiyaç duyduğu sevgi ve şefkat hep eksik kalmış ve bunu yaşamı boyunca hissetmiştir.

 

Gençliğinde aldığı evlilik kararları ve varlıklı bir ailenin kızı olmasına rağmen parasız yaşamayı göze alması, içten içe anneyi cezalandırmak arzusunu taşısa da hep eksik kalan o şefkati bulmak, içteki en derin arzusu olmuştur. Lakin bu iki zıt kutuplarda yaşam mücadelesi veren, oldukça zeki ve hassas kızın, zihinsel süreçlerinde de zaman içinde hasar oluşmuştur. Önce nevrozlar, ardından depresyon ve bilincin yarılması denen şizofreni ve ciddi bir psikoz ile de mücadele etmek zorunda kalmıştır. Bir nevi truth kelimesinin anlamına yolculuğu başlamıştır aynı zamanda. Kolej yıllarında önünden geçerken gerçeğin özlemine giden o hastanede tedavi gördüğü zamanlarda, ikinci eşi olan Atilla da içten içe bedenine kayıtlı kalmış çocukluktaki yalnızlık gibi, onu yalnızlığına bırakmış, zamanla da aradaki bağ kopup gitmiştir. Psikiyatrların çocuklukta yaşanan ihmalin sebep olabileceği öngörülerine, annesi o günlerde yoğun ilgi ve sevgi ile karşılık verse de geç kalınmış sevgi pek etkili olamamıştır.

 

Bir bebeğin doğum sırasında ilk hissettiği duygu korkudur. Annenin bebeğine ilk aylardaki ilgi ve sevgisi bebeğin güven duygusunun, ardından benlik duygusunun gelişmesine zemin hazırlar. Annesinin haklı gerekçeleri olsa da Şasa’nın annesiyle bebeklikte güvenli bir bağ kuramayışı, yıllar içinde onun kaygılarını artırarak yaşadığı travmaların etkisi ile de psikotik bir süreci tetiklediği görülmektedir.

 

Hastane sonrası Gayrettepe’deki evinde halüsinasyonlarından sebep, neredeyse hiç dışarıya çıkmadan geçirdiği yıllar (20 yıl) başlamıştır. O yıllarda bir gün kendisine en iyi bakan gözler olarak Bülent Oran’ı anımsar, hemen onu bulmak için telefona sarılır ve bulur da. Aslında Şasa o gözlerde hasta hâlinde kendi şifasını, yaşamı boyunca ihtiyaç duyduğu şefkati anımsadığını ve çağırdığını, Oran’lı yıllarında görmek mümkündür. Oran, onun tedavi olmasını sağladığı gibi ona büyük bir sevgi ve şefkatle bakmıştır. Psikiyatr olan Oran’ın arkadaşı, önce Şasa’yı ilaç bağımlılıklarından kurtarmış sonra yan etkisi olmayan tek bir ilaç ile tedavisini yürütmüştür.

 

 

Gayrettepe’deki evinde üç yatak odasında geçirdiği zamanlarda içinde ne derin seyahatler yaşadığını söyleyerek, gerçek seyahatlerin aslında insanın kendi içinde yapılanlar olduğunu pek güzel hatırlatır. Bu, Şasa’nın içinde büyük bir varoluş savaşı verdiğini göstermektedir. Şasa’nın üçlü iyileşme saç ayağının ilki, psikiyatrın oluşturduğu ilaç düzeni, ikincisi Bülent Oran’ın sevgi ve şefkati, üçüncüsü de kendi söyleyişi ile Fususü'l-Hikem'den yaptığı okumalardır.

 

Aramakla bulunmayan ama bulanların hep arayanlar olduğunu bize kanıtlayan cinsten bir yaşamdır Ayşe Şasa’nın ömrü… Doktorlarından Özcan Köknel’in, “Deli misin dâhi misin, karar veremiyorum.” dediği Şasa, bir psikozun içinde ömür tüketmek pahasına kendi hakikatini (truth) bulmayı göze alabilmiş nadir kadınlardandır. Ve yeniden ulaştığını söylediği ve kendine şifa yaptığı Fusus okumalarından da esinlenerek yeniden yazmayı başarabilmiştir.

 

Bazen psikopatolojik rahatsızlıklar kişiyi daha da yaratıcı kılabilir. Sağlıklı bir annenin sağlıklı yetişen çocuğu olamaz herkes ve bu bazen bir gücün parlamasına zemin hazırlar. Nasıl mı? Dâhilikle deliliğin arasında ince bir çizgi vardır. Ve aslında insan kişinin felaket olarak tanımlayabileceği travma zamanlarında bunlardan birini seçer; karşılaşılan zorlukların oluşturduğu kaygılara delirerek ya da ererek cevap vermek mümkün. Psikolojik temelli bazı zihinsel rahatsızlıkların yaratıcılık kabiliyeti ile bağı vardır. Özellikle işi sanat yapmak olan kişilerin eserlerinin olumlu nitelik kazanmasında etkili olduğu söylenebilir. Bir kişinin başına gelen ve felaket olarak nitelendirdiği bir olaya vereceği yanıt, kişinin gücünün ifadesidir.

 

 

Bir de depresiflerin şairi Lale Müldür var. Şair ileri düzey bir manik depresif olduğunun oldukça farkında. Onun için bunu kabul etmek kolay olmamış olsa da! Hatta şiirlerini, ancak manik sürece girdiğinde yazabildiğini, çünkü “Depresivite” diye adlandırdığı dönemde çoğu şeyi unutacak düzeyde fikirsel ve fiziksel fakirleşme yaşadığını ifade edebilecek kadar farkında. Manik depresif hastaları genellikle manik süreçte sınırsız para harcarken ve aşırı cinsel aktivite yaşarken Müldür kendini şiirlerde anlatmayı ve bulmayı tercih ederek deli-dâhi (böyle tanımlanan biri) bir kadın olmuştur. Manik dönemdeki aşırı hızlı ve röportajlarından da fark edileceği gibi kopuk ve bağlantısız düşünceleri bir araya getirerek dünya çapında sevilen şiirler yazmak, onu Lale Müldür yapan yegâne unsurdur. Hiçbir kuramın ya da kuramcının Müldür’ün manik-depresifinin temelinin çocukluktan mı kaynak aldığını veya nörolojik bir temele mi dayandığını kesin bir dille belirtemese de kendisi hastalığını dâhiyane bir biçimde şiirlerle dışa vurmuş ve hastalığına rağmen Türkiye’nin önemli şairlerinden olmuştur. Kendisiyle yapılan bir röportajda hastalığını “Varoluşa karşı bir öfke” olarak tanımlayan şair, yazdığı büyük eserlerle bu öfkesini dışa vurmuş ve âdeta yenmiştir.

 

 

Sıradan Olan Kazanır

 

Bir gün psikopatoloji dersindeyiz. Hoca bize bir insanı hasta eden şeyin ne olduğunu sordu! Sınıftan çeşitli sesler çıktı tabi; yaşanan travma, anne eksikliği, yoksulluk, şiddet vs. Ancak hocanın resmederek tahtada bize anlattığı doğru cevabı, terapi süreçlerimde sıklıkla hatırlarım:

 

“Bir olay düşünün ve bu aynı olay, iki farklı kişinin başına aynı anda ve aynı şartlarda geliyor olsun. Birinin bu olaya verdiği karşılık ve algı felaket olarak senaryolaştırılırken, diğeri bu olaya serinkanlı karşılayarak, daha  sıradan algılar. İşte karşılaşılan olayı felaketleştiren kişinin hastalanması çok daha muhtemeldir.”

 

Muhakkak sorunları hepimiz için söylendiği kadar olgun karşılamak mümkün olamayabilir, ancak tarihe geçecek kadar güçlü bir yaklaşımla karşılık veremesek de kendimizi hasta etmeden sorunları çözmenin bir yolu her zaman vardır. Dünyanın her bir köşesinde sesi duyulmuş ya da duyulmamış, tarihe geçmiş ya da geçmemiş, yaptıkları ile kendi çevresinde anonimleşmiş, güçlü ve örnek olmuş kadınlar var ve bu kadınlar oldukça dünya daha iyi olmaya devam edecektir. Mesele acı olmadan acımadan yaşamak değil, acı ile baş etme gücümüzü geliştirmektir. Kendi hayatlarının sorumluluğunu alma cesareti olan ve bundan vazgeçmeyen kadınlar güçlüdür. Her insan, kadın-erkek farketmeksizin kendi yolunu yalnız yürür aslında, etrafında var olan tüm destekçilerine rağmen. Bu, iyi ya da kötü değildir; yalnızca bir hakikattir. Bunun farkında olan kadın annesi, babası, kocası veya çocuğuyla sembiyotik bir ilişki kurmak yerine kendini fark eder ve var eder. Aslında güçlü kadın olmak çabasından değil, var olmak çabasından doğar güçlü kadın!

 

Özlem ŞENER

Etiketler:
Merjam

Merjam

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Editörün Seçimi
  • En Çok Okunanlar

Copyright © Tüm hakları saklıdır. Merjam.com – Copyright 2021 | Codlio
3D tasarım ajansı