Şehrin uzak yerinden koşarak gelen elçi

Merjam Yazar: Merjam 12 Eylül 2020

Bu haberi arkadaşlarınla hemen paylaş!

Cezaevine girdiğinde henüz sekiz aylık evli olan Şule Yüksel, sürekli şiddet gördüğü bu evliliği, o günlerde gerekçelerini açıklamayacağı ve yaşadığı tüm zorluğa rağmen kötü örnek olmamak için beş yıl sürdürür.

Şehrin uzak yerinden koşarak gelen elçi

 

Henüz on dört yaşındadır yazmaya, yazgısının yangınını yaşamaya başladığında. Bir yanda orta ikiden terk etmek zorunda kaldığı eğitim hayatı, diğer yanda okuma aşkı… “Ayaklı kütüphanem” diye hitap eder babası. “Ayaklı kütüphane” okudukça yazma isteğiyle dolar; yazıları, dönemin ünlü edebiyatçılarının hikâyelerinin yayımlandığı, yayın yönetmenliğini Safa Önal’ın yaptığı Yelpaze dergisinde yayımlanır.

 

Yazmakla yan yanadır yazgısı, yazmakla iç içe… Birini tutsa, ötekini bırakmak zorunda olduğu alın yazısı… Yine on dört yaşındır “Mahallelerinden bir gençten” ilk mektubunu aldığında. Dört yılda iki mektup alır, bir mektupla karşılık verir, ahitleşirler. Büyüdüklerinde evleneceklerdir…

 

 

Huzur Sokağı Gerçek miydi?

 

Büyümüşlerdir. Şule 18 yaşına, “Mahallelerinden genç” asker çağına gelmiştir. O askerden geldiğinde evleneceklerdir, aileleriyle söz verdikleri üzere… Yıllardan, kat edilen nice yollardan sonra geriye bakıldığında hâlâ için için kanayan ince bir sızı olarak kalır bu hikâye. En çok basılıp satılan kitaplardan olan Huzur Sokağı romanını yazdıktan sonra okuyucu Feyza ile Bilal’in şahsında hep onu merak eder. Huzur Sokağı’nda geçen hikâye gerçek miydi? Feyza kendisi miydi? Hep sorulur, çok sorulur… Yıllar sonra şu sözlerle duygularını dile getirir, merakları giderir: “Huzur Sokağı’na geri dönüp baktığımda da tertemiz bir aşk, fakat yine orada görüşmeler oluyor. Bizim ise ne bir görüşmemiz, ne bir mektuplaşmamız oldu. İki mektup gönderdi, bir cevap yazdım. ‘Beni bekler misin?’ diyordu. O lise talebesi, ben ortaokul… Huzur Sokağı’ndaki o nail olunmamış aşkı bazen düşünüyorum kendi kendime; ‘Acaba Huzur Sokağı’nı yazarken bilinçaltı bir duygu var mıydı?’ Onu bilemiyorum. Hiç o düşünceyle yazmadım ama çok sorulması karşısında kendi kendime düşünmeye başladım. Hakikaten böyle tertemiz bir aşk ve ulaşılamamış… O zaman ben de kendi kendime; ‘Acaba olabilir mi?’ dedim. Ulaşılamamış bir sevgi ama tertemiz, apak. Fakat ömür boyu saygı duyulan, hicranla ve hem de çok büyük mutlulukla anılan…”

 

İki aile arasında düğün hazırlıklarına dair konuşulurken babasının, “Benim size verilecek kızım yok!” kararı genç Şule’nin hayat sahnesine simsiyah bir perde gibi iner.

 

Henüz on dört yaşındadır yazmaya, yazgısının yangınını yaşamaya başladığında… O gün için babası âni bir çıkışla sözü bozmasa evlenmiş olacak, “Çağın icapları” ne ise onu yaşayan, kendi hâlinde, mutlu-mesut yuvasında sevdiği ile bir varmış bir yokmuş diye başlayan nice masallardan bir masal olup konu komşu erdikleri muradın kerevetine çıkacaklardır.

 

Ama tüm olanların bir anlamı vardır: Sözünün atılmasının, biraz olsun avunsun oyalansın diye annesinin bir terzi yanına dikiş öğrenmeye göndermesinin, guaş boya ile resim hocasını kıskandıracak resimler çiziyor olmasının… Hepsinin, hepsinin bir anlamı vardır. Yazgıyı yazanın, hesapların üstünde hesabınca oluyordur ne olup bitiyorsa…

 

 

On Beş Yaşında Yazmaya Başladı

 

Aslen Kıbrıslı olan Şule Yüksel Şenler, babasının memuriyeti dolayısıyla bulundukları Kayseri’de, 1938 yılında altı kardeşin üçüncüsü olarak dünyaya gelir. Altı yaşında iken İstanbul’a taşınırlar. Kız Eğitim Enstitüsü ortaokul ikinci sınıfa giderken annesinin hastalığı nedeniyle eğitim hayatını bırakmak durumunda kalmış, okula gidememiş ama okumaktan vazgeçmemiştir. On beş-on sekiz yaşlarında Peyami Safa, Gökhan Evliyaoğlu gibi isimlerin yazdığı haftalık Yeni İstanbul gazetesinde hikâyeleri yayımlanır. Yirmi yaşında İffet Halim Oruz’un yayın yönetmeni olduğu Kadın gazetesinde köşe yazarlığı yapar.

 

Said Nursî’nin talebelerinden olan Özer’in (Said Nursî Üzeyir olarak değiştirmişti), uzunca süre direndiği, karşı çıktığı örtünmesi yolundaki telkin ve tavsiyelerine, abisinin ağır hastalığı esnasında kulak verir olmuştu. Abisinin ricası üzere gittiği evde iki yıl süren Risale okumaları ile iç dünyasında arayışlara girerek namaz kılamaya başlamış ve örtünmeye karar vermişti.

 

Şule Yüksel, kapısından henüz girdiği dünyanın heyecanını yaşarken hemcinslerine seslenmek, davette bulunmak isteği ile 25 Ocak 1967 tarihli haftalık Yeni İstiklal gazetesine “İslam Kadınına Hitap” isimli bir yazı gönderir. Gazetenin sahibi Şevket Eygi yazıyı çok beğenir ve manşete taşır. Hemen ertesi gün Türk Kadınlar Birliği, Şule Yüksel Şenler ve gazete yönetimi hakkında laikliğe aykırılıktan suç duyurusunda bulunur.

 

Şule Yüksel böylece, adımını attığı yeni dünyasının ilk düşünce tohumlarını saçarken ilk suçlaması ve ilk mahkemesi ile de karşı karşıya kalır. Hayatı boyunca peşini bırakmayacak ihbar ve duruşmaların ilki olan bu mahkeme, yüzlerce kadın tarafından salonda takip edilerek yalnız bırakılmaz. İkinci celsede beraat eder. Ardından yine Mehmet Şevket Eygi’nin kapatılan haftalık Yeni İstiklal gazetesi yerine açtığı, günlük yayın yapan Bugün gazetesinden köşe yazarlığı teklifi alır ve yoğun ilgiye mazhar olan günlük gazete yazılarına başlamış olur.

 

 

Hâli ile Örnek

 

Köşe yazılarından etkilenen Samsun’dan bir grup imam hatip hocası, Şule Yüksel’i konferansa davet eder. Bir kısmının, “Yazıları güzel ama bakalım konuşma yapabilecek mi?” itiraz ve endişesi karşısında, “Hiç olmazsa lisanı-ı hâli ile örnek olur” diyen hocaların ısrarları üzerine Şule Yüksel, ona tüm Türkiye’yi üç buçuk kez dolaştıran ve fırtınalar estiren konferanslar serisine başlamış olur.

 

Şule Yüksel, 1960’ların başında Avrupa’da moda olan pardösülerin üzerine başörtüsü tasarımı yapar ve çizimlerini gazetede paylaşır. Kimine renkler tavsiye eder, kimine kumaş türleri, broşlar, tokalar gibi aksesuarlar…  “Şık, zarif, modern”dir sloganı. Konferanslarına giderken giymek üzere her bir konferansı için ayrı pardösü ve başörtüsü tasarımı yapıp, diker. Böylelikle, genç hanımların, özelikle içinden geldiği çevrenin gençlerinin beğenisine bu tasarımları sunmaktır hedefi.

 

Bugünden bakınca tesettür kavramına pek de uymayan bu modelin o dönemin, seküler düşünceye sahip camiasında ve merkez medyasında algısı “Çarşaf” olacaktır. Şule Yüksel’den “Çarşafçı konferansçı”, “Çarşafçı yazar” diye bahsederler. Bu tepkilere rağmen giyim tarzı halk arasında “Şulebaş” adıyla akım hâline gelir ve tüm Türkiye’de genç kızlar ve hanımlar arasında “Şulebaş” örtünme furyası başlar. Hangi şehirde konferans verse, orada fark edilir biçimde bir Şule tasarımı/tarzı baş örtme başlar.

 

 

Şehirler Konferans Salonu gibi

 

Konferansları yoğun ilgi görür ve ezberleri bozar Şule Yüksel. Dinin çağdışı olduğu, bu çağda yaşanamayacağı, çağın icabı ne ise onun yaşanması gerektiği tezini savunan bir kesim içinden çıkar ve İslam dinini yaşamanın çağdışı değil bilakis çağlar üstü olduğunun, her çağda yaşanabileceğinin ateşli, gözü kara savunucusu olur. Şule Yüksel, Anadolu halkı arasından çıkacak olsa; dini çağ dışı, köylülük, cahillik gören kesim, zaten köylülere has gördükleri bu durumu çok yadırgamayacak, alabildiğine aşağılamaya devam edecektir. Ama Şule tam da kendileri içinden, kendileri gibi yaşayan ve düşünen bir aile içinden çıkar.

 

Halk, Şule Yüksel’in yazılarına olduğu gibi konferanslarına da yoğun ilgi gösterir. Her bir konferansı miting havasında geçer. Caddeler, sokaklar insan seli olur. Kimi şehirlerde cami minarelerinden verilir sesi. Çorum konferansında, tam yirmi yedi cami hoparlöründen halka ulaşır. Gittiği pek çok şehirde olduğu gibi şehrin meydanları da âdeta konferans salonuna döner.

 

17 Kasım 1967’de, Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde verdiği konferans sonrası dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın gazabını üzerine çeker ve konferanstan altı ay sonra, Papa’nın Türkiye ziyareti dolayısıyla Cumhurbaşkanı’na hitaben yazdığı yazıdan dolayı on üç ay on gün hapis cezası alır. Halkın yoğun tepkisi üzerine cezaevine girdikten 2 ay sonra Cumhurbaşkanı, Şule Yüksel’i affettiğini beyan eder fakat Şule Yüksel bu affı zül kabul eder. “Affedilerek dışarı çıkıp boynu bükük gezmektense; cezamı çeker, alnım ak, başım dik gezerim.” der ve cezasını tam dokuz ay on gün olarak Bursa Cezaevi’nde tamamlar.

 

Cezaevine girdiğinde henüz sekiz aylık evli olan Şule Yüksel, sürekli şiddet gördüğü bu evliliği, o günlerde gerekçelerini açıklamayacağı ve yaşadığı tüm zorluğa rağmen kötü örnek olmamak için beş yıl sürdürür.

 

Yıllar sonra çekilen bir röntgene bakan doktor, beynindeki hasara ilişkin, “Beyninizde darbe izleri var. Bir kaza geçirmiş miydiniz Şule Hanım?” der. Biri beş, diğeri on bir yıl süren her iki evliliğinde de uğradığı şiddetten aldığı darbelerin izidir beynindeki. Ruhundaki izlerin ise henüz tanısı konulmamıştır.

 

 

Ölüm Listesine Alınır

 

60’ların ikinci yarısında başlattığı seri konferansları ile Türkiye’yi baştan sona şehir şehir, kasaba kasaba tam üç buçuk yıl dolaşır. Yasin Suresi’nde bahsi geçen, “Şehrin uzak yerinden koşarak gelip elçiye davet eden” o adam gibidir; şehrin uzak yerinden koşarak gelir… Tüm Türkiye’de Şule Yüksel Şenler fırtınası eser. Genç kızların, genç hanımların kimlik inşasında, bilinç oluşturmasında öncülük eder. Bu uğurda da bedeli ne ise öder. Yazıları, konferansları, tavizsiz dik duruşu, azim ve kararlılıkla yürüyüşü kadını ile erkeği ile tüm ezilmiş kesime yeniden özgüven kazandırır, cesaret telkin eder. Kadınların sosyal hayat içerisinde, genç kızların ise üniversitelerde bulunmalarının önünde engel gibi duran örtünme/örtünememe biçimine günün şartlarına uygun bir tarz oluşturur ve bu tarz toplumun hemen her kesiminde kabul görür. Her köşe yazısı sonrası hakkında yüzlerce dava açılır; bir yandan konferanstan konferansa koşarken diğer taraftan mahkemeden mahkemeye koşar.

 

Bu uğurda ödenmesi gereken ne bedel varsa büyük bir cesaret ve metanetle göğüsler. Gün olur konferanslarına bomba tehditleri yapılır, gün olur dönemin örgütleri tarafından ölüm listesine alınır. Evi kundaklanıp yakılır, zamanın cumhurbaşkanının gazabını üstüne çeker, hapse atılır. Hastalıklar ve özel hayatındaki türlü türlü imtihanların hiçbiri onu çıktığı bu yoldan geri koymaya muktedir olamaz.

 

O günleri dile getirirken “Âşıktım, hem ölesiye…” diye tarif eder. “Öyle bir davanın göz kamaştıran nurlu ufuklarına açmıştım ki gözlerimi, bu ebedî mana güzelliğine meftun olmamak mümkün değildi. Sevdalıydım, sevdalı. Uğruna can verilecek gerçek sevgiliyi ve o sevgilinin ebedî saadetle noktalanan nurlu yolunu bulmuştum…”

 

Birçok konuda ilk olur Şule Yüksel. O güne kadar mütedeyyin kesimde konferans veren erkekler bile bir elin parmakları kadarken ve tek bir kadın yokken bir genç kız çıkar ve şehir şehir dolaştığı seri konferanslarla ülkedeki genç kızların, hanımların yeniden kimliğini sahiplenmesinde öncülük eder. Camiayı temsil eden ilk hatibe, ilk köşe yazarı, yazdıklarının bedelini hapisle ödeyen ilk kadın mahkûmudur.

 

Bir zamanlar Avrupalı modellere guaj boya ile başörtüsü çizerek gençleri baş örtmeye teşvik edişi, çizdiği kâğıt kızları karşısına alıp,“Ya Rabbi, bir gün sokaklarımızda on tane başörtülü genç kızımızı yan yana görebilecek miyim?” duası, duasına kattığı gözyaşı, alın teri, emeği karşılık bulur. Her iki evliliğinden de çocuk sahibi olmamıştır ama dünyanın dört bir yanından “Sizler benim hayallerimin süsüsünüz” dediği manevi kızlarıyla, gerçeğe dönmüş hayalleriyle o günleri yâd etmektedir.

 

Demet TEZCAN

 

Etiketler:
Merjam

Merjam

  • Editörün Seçimi
  • En Çok Okunanlar

Copyright © Tüm hakları saklıdır. Merjam.com – Copyright 2021 | Codlio
3D tasarım ajansı