‘Artık devir değişti…’

Merjam Yazar: Merjam 7 Eylül 2020

Bu haberi arkadaşlarınla hemen paylaş!

‘‘Moda sadece giysilerde var olan bir şey değil; moda soluduğumuz havadaki bir şey. Bir rüzgârdır moda; geldiğini hissedersiniz, kokusunu duyarsınız... Havada, sokakta; moda fikirlerle, yaşam tarzımızla, olan bitenle ilgilidir.”

‘Artık devir değişti…’

 

Aman aman halim yaman ama çekemem artık seni

Yeter be aman kendim ettim kendim buldum

Burama geldi of yeter be aman

Benim ahımı aldın ahım da seni alsın

İyi günde kötü günde yerde kalır mı sandın

Yandın yandın yandın

Artık devir değişti e tabi Çelik de değişti

Kısa kes artık bitti senin modan geçti

Şimdi o kadın moda bye bye.

 

Şarkının sözlerinde de belirtildiği gibi değişimin önde giden isimlerindendi o. Yazdığı sözler, kelimeleri kullanım biçimi(!), ifade kıvraklığı(!) ile ortaya gerçekten farklı bir eser (!) çıkarmıştı. Yaşı belli bir rakamın üzerinde olanların yakından tanıdığı, günümüzde de zaman zaman ufacık tefecik sansasyonel haberlerle adından söz ettiren 90’lı yılların meşhur triolarından biri olan İzel-Çelik-Ercan’ın Çelik’inden bahsediyoruz elbette. Tam adıyla Çelik Erişçi’den. Çelik’i bu sözcüklerle isyan ettiren, ahını aldıran, ikrah ettiren, burnundan getiren ve artık “Modası” da geçen kimdi? Nasıl bir kadındı? Peki bu kadının modası geçtiyse yeni moda kadın nasıl oluyordu? Elbisenin, aksesuarın, mekânların, yiyeceklerin, arabaların modası oluyordu tamam ama kadın denen cins-i latifin de bir modası var mıydı? Artık senin modan geçti derken neyi kastediyordu? Çelik diğer şarkılarında bu sorulara cevap vermiş midir bilinmez ama bu soruların cevabını biz aramaya başladık bile…

 

 

Demodeysen Bye bye

 

Moda kelimesi sözlükte farklı bağlamlarda açıklanmış, geniş yelpazesi olan bir sözcük. En kısa hâliyle ise bir toplumun tüketim trendlerinin genel ifadesi, belirli bir dönem içinde etkin olan toplumsal beğenisidir. Özellikle 17. yüzyıl sonunda tarz, üslûp, varoluş biçimi, yaşam ve giyim kuşam eğilimleri olarak varlığını ortaya koymaya başlamış, kültürel ve yerel değerler doğrultusunda toplumları kitlesel olarak etkileyen stil akımlarından söz edilir olmuştur.

 

Özellikle Fransız İhtilali’nden sonra sınıflar arasındaki aşılması imkânsız uçurumun ortadan kalkması, eskiden imtiyaz olanın artık herkese açık hâle gelmesi, farklı olmak isteyen kesimlerin yeni gündelik hayat tarzları geliştirmelerine neden olmuştur. Bu tavır ve tarzların öncelikli talep edeni ve uygulayıcısı kadınlardır. Arz da bu talebe uygun olarak şekillenecektir. Bu tarihlerden sonra moda, özellikle Batı’da sosyolojik bir “Kavram” olarak artık kendinden söz ettirmeye başlayacaktır.

 

Modanın ortaya çıkışındaki en temel güdü, beğenilmek ve insanları etkilemek güdüsüdür. Bu doğrultuda her toplumun kendi geleneksel kültürleri içinde farklı uygulamaları mevcuttur. Bir Kızılderili ya da Afrika kabilesinde etkileyicilik, hayvan kemikleri, dişler, kuş tüyleri, vücuda sürülen renkli boyalarla sağlanırken, başka bir Afrika kabilesinde kadınlar alt dudaklarına geçirdikleri tahta bir tabakla çevresini etkilemek peşindedir. Çinlilerin yürüyememe pahasına ayaklarını soktukları demir ayakkabılar ya da Avrupalıların ciğerlerini patlatmak pahasına giydikleri demir korseler hep bu güdünün tezahürleridir. Günümüzde de bu isteğin bedeli ağırdır ve farklı işkence şekillerine maruz kalmayı gerektirir. Neredeyse kadının simgesi hâline getirilen topuklu ayakkabılar, ayaklarda şişkinlikten iltihaplanmaya, yürüme güçlüğünden bel ağrılarına kadar çeşitli sağlık sorunlarına yol açarken dar kıyafetler, normalden fazla terlemeye yol açtığı için mantar hastalıklarına neden olmaktadır. Gün boyu tazelenmesi gereken makyaj belli bir süreden sonra yaşlanmayı çabuklaştırırken, yaşlanma karşıtı kremlere ayrılan zaman ile ekstradan iki günlük bir tatil gerçekleştirilebilir. Modern dünyada demode bir insan olmamak için fedakârlık şarttır. Demode olunduğu takdirde Çelik Erişçi’nin şarkısındaki kaçınılmaz sonla karşılaşılacaktır:Bye bye.

 

 

Kadının Modası Var mı?

 

Çelik’in de ısrarla vurguladığı “Kısa kes artık bitti senin modan geçti, / Şimdi o kadın moda” sözlerindeki gibi kadının “Bizatihi” modasının olup olmadığına gelince; elimizdeki veriler bizlere kadının özellikle Batı dünyasında bir “Moda”ya evrilebildiğini gösteriyor. Örneğin, Rönesans döneminde yapılan resimlerden anlaşıldığı kadarıyla kadınların kilolu olması önemliydi. Özellikle balıketli, bukleli sarı saçlı, mermer tenli kadınlar saray çevrelerinde pek makbuldü. Kabarık elbiseler içinde eşlerine saray davetlerinde eşlik etmekten başka yapacak pek bir işleri ve dahi işlevleri de bulunmuyordu.

 

Viktorya dönemi olarak adlandırılan 19. yüzyılda ise kadınlar o tombulluktan sıkılarak farklı bir tarz benimsemişlerdi. Özellikle iki avucun içine sığacak kadar ince bir bele sahip olmaları onlar için çok önemliydi. Bunu sağlamak için sabah kalkıp akşam yatana kadar demir bir korse içinde nefes almaya çalışıyorlardı. Bu kadınlar bu zorlu şartlarda ağır ağır kamusal alanda da görünür olacak faaliyetler içine girmeye başlamışlardı. Bu dönemin ardından patlak veren Birinci Dünya Savaşı’yla kadınlar, o güne kadar sırtlanmadıkları farklı yükler yüklenmek zorunda kaldılar. Savaşın etkisiyle fabrikalarda, demiryollarında, hastanelerde, her türlü ağır işte aktif olarak çalışmaya başladılar ve geniş uzun etekli elbiselerini değiştirmek zorunda kaldılar. Artık daha işlevsel ve pratik giyinmeliydiler. Hayat şartları çok ağır, açlık ve yoksulluk çok yaygındı.

 

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yorgun dünyada ilginç şeyler oluyordu. Bir yandan sessiz sinema ve Charlie Chaplin, bir yandan Amerika’nın zenci mahallelerinden dünyaya yayılan caz müziği, diğer yandan salon partileri, balolar ve Çarliston dansı. İnsanlar ekonomik kriz, savaşın acıları ve dahi her şeyi unutmak için kendilerini eğlenceye vurmuşlardı. Kadınlar bu eğlence dünyasında da ön plandaydılar; hem eğlenen, hem de eğlence aracı olarak. Birinci Dünya Savaşı’nın fabrikalarda perişan olan ezik kadınları, kendilerine bu yeni nesil kadınları örnek almaya başlamışlardı. Artık partilere giden, saçlarını kısacık kestiren, dar kısa elbiseler giyen, toplum önünde sigara içen ve erkeklerle birlikte toplumda yer alan maskülen bir kadın tiplemesi öne çıkmıştı. Bu, kadınların dünyası söz konusu olduğunda çok büyük bir devrimdi. Bu kadınlara “Flapper” adı veriliyordu. Yani “Havai.” Özellikle Scott Fitzgerald’ın karısı Zelda’nın şahsında simgeleşen bir kadın modasıydı “Flapper” olmak. Bu dönemde Hollywood da kadınlara örnek olarak bu cüretkâr kadınları sunuyordu. Fakat flapperların hâkimiyeti 1930’ların sonuna doğru yükselen faşizm dalgası ve İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ile son buldu.

 

 

Monroe Ruju

 

Bu dönemde medya, artık iyice gündelik hayatın içinde yer almaya başlamıştı ve propaganda aracı olarak kullanılmaktan tutun tüketim endüstrisini şekillendirmeye kadar pek çok alanda aktif olarak medyadan faydalanılıyordu. Kadınlar bu çarkın içine en hızlı çekilen gruptu. Gerek toplumsal rollerinden kaynaklanan tüketici özelliği gerekse “Moda”ya olan zaafı, kadınları ciddi birer hedef kitle hâline getiriyordu. “Popüler Kültür” kavramı da bu dönemde literatüre “Moda” kavramının civarından bir yerlerden girmeye başlamıştı. Hem ekonomik hem de sosyolojik olarak farklı bir döneme gelindiği aşikârdı. Bu dönemde yani İkinci Dünya Savaşı’nda medya eliyle tasarlanarak ordularına destek veren, başarı odaklı yönlendirilen, vatansever bir kadın prototipi Amerikalı kadınların önüne konuyordu. Bundan sonra kadınlar giderek yükselen bir ivmeyle kitle iletişim araçlarının manipülatif etkisinin bir numaralı hedefi hâline geldiler.

 

Savaş bittiğinde artık gerek reklamların öncelikli hedefi, gerekse reklamların asıl unsuru olarak kadınlar, ekonomik anlamda metalaştırılmaya başladılar. Tüketim ekonomisinin bu en önemli ayağı, Marilyn Monroe ve Grace Kelly gibi film yıldızlarının popülerliğini de kullanıyordu. Kadınlar kitleler hâlinde Monroe gibi kırmızı rujlar sürüyor, saçlarını civciv sarısına boyuyor ve tam bir “Arzu nesnesi” olarak arzı endam ediyorlardı. Savaş bittiği için artık kadının çalışmasına da gerek yoktu, evinde oturup, çocuklarına annelik yapması yeterliydi. Çocuk doğurduğu için hatları yuvarlak olabilirdi. Sıfır beden olma zorunluluğu henüz yoktu.

 

 

Nevi Şahsına Münhasır 80’ler Kadını

 

60’larda kadın giyim modasının en ünlü ismi Coco Chanel, kadınların rahat hareket edebilmesi gerekçesiyle mini eteği piyasaya sürmüş, bu yenilik Batı’da büyük bir rağbet görmüştü. Kadınlara ilk pantolonu giydiren kadın, şimdi de ayaklara dolanmayan bir etek tasarlamıştı. Giyim kuşam trendleri keskin bir şekilde değişime uğruyordu. Bu dönemde zayıflık da yavaş yavaş moda olmaya başlamış, abartılı saç ve makyaj da bu tarzı desteklemişti. Kadının iş dünyasında yer alma telaşının arttığı bu dönemlerde feminist akımların sesleri de daha gür işitilmeye başlamıştı. Buna mukabil aynı dönemde farklı bir kesim bambaşka saiklerle kendi dünyasını inşa ediyordu; “Hippiler.” Amerika’nın Vietnam’ı işgalini protesto eden bu genç topluluğu, bütün hayatlarını kuşatan bir tarz oluşturmuş ve kendi kurallarıyla yaşamayı tercih etmişlerdi. 70’lerin sonlarına kadar süren bu akım daha sonra başka formlara dönüşerek yok oldu. Başka bir tabirle modası geçti. 70’lerde kadınlar artık rahat yaşıyorlardı. Daha özgür ve daha eğlenceli bir hayat peşindeydiler. Bol paçalı pantolonları, dağınık saçları, kocaman gözlükleriyle tam bir fenomen olan 80’li yılların bir ön sürümü gibiydiler.

 

20. yüzyılın en nevi şahsına münhasır dönemi şüphesiz 80’lerdi. Aerobik ve fitness’ın yükselişe geçtiği 1980’ler, hem moda kalıplarını değiştirmiş hem de kadın algısını yenilemişti. Atletik vücutlu, kaslı kadınlar ilgi görmeye başlamıştı. Taytların cinsiyet fark etmeksizin herkes tarafından giyildiği bu dönemde kadınlar da erkekler gibi üçgen bir vücutla dolaşıyorlardı… Yalnız sebebi spor yapmaları değildi, vatkalı kıyafetler dışında bir ürün bulmanın imkânsızlığıydı. Bu dönemde saçlar da tam bir efsaneydi. Bir kadın saçının kabarıklığı oranında “Trendy” kabul ediliyordu. Kadınlar kazandıkları paranın çoğunu kuaförlerde harcamaya çoktan başlamışlardı.

 

 

Depresyon Hırkalarımız İçinde Kaybolmak

 

Disko toplu, parlak neon lambalı, fantastik 80’lerin etkilerinin atlatılmaya çalışıldığı 1990’lar, tam tersi bir akımın moda hâline gelmesine neden olmuştu. Dünya 80’lerden intikam alır gibiydi. Bu akım bugün dahi varlığını sürdüren “Grunge”dı. Grunge modası, dönemin “Homeless”leri andıran rockçılarından esinlenerek dünyaya yayılmıştı. Kıyafetler, kalın, hantal ve soğuktan koruyucu olma özelliklerinin yanı sıra her biri kirli görünümlü, delikli, yırtık, özensiz ve oldukça ucuza satın alınabilecek pespaye şeylerdi. Zamanla fakirlikten ve özensizlikten oluşan delik ve yırtıklar, akımın en belirleyici özellikleri hâline gelmişti. Günümüzde hemen her gencin ve dahi yaşlının üzerinde gördüğümüz yırtık kotlar bu akımın bu günlere uzanan gücünün bir nevi ispatıydı. Bu dilenci modasının en makbul taşıyıcıları ise kaditi çıkmış, solgun ve renksiz çehrelerdi. Sıfır beden olmaksa en çok “Grunge”a yakışıyordu.

 

2000’li yıllarda bazı tarzlar baskın olsa da bir çeşitlilik söz konusu. Günümüzde de zayıflık, fazlasıyla eleştirilmesine rağmen bir kadından beklenen standart bir özellik. Victoria's Secret mankenleri gibi olunmasa dahi fazlalıklar için sürekli bir teyakkuz hâli var. Spor yapanlar, yapmayıp haplarla üç günde beş kilo vereceğini sananlar, ameliyatlar, diyetisyenler hep bu idealin sonuçları. Ve bu yolda harcanan milyonlar…

 

Yeterince zayıfladıklarına inananlar için ikinci aşama, demode olmayan ve içinde rahat edebilecekleri bir tarzı benimsemek. Kimisi Kore dizilerindeki gibi kadın mı erkek mi belli olmayan, cinsiyetsiz bir tarzı benimserken kimileri retro çizgilerle geçmişten esintiler taşıyor. Kimisi “Lolita” imajıyla çocuk taklidi içinde nazlanarak yaşamayı tercih ederken, kimi kaba saba bir “Grunge” umursamazlığıyla hayata bakıyor. Kimi makyaj videolarının tüm sırlarını hıfz eyleyip her sabah kendisini bir ressam titizliği ile boyuyor, kimi “Kaynakçı” gözlüklerini yaz kış tepesinde taşıyor.

 

Dünya artık çok hızlı dönüyor. Her şey o kadar hızlı dönüyor ki, her tarafta dönen, sallanan, inen çıkan bir şeylerin olduğu devasa bir lunaparkta kaybolmuş gibiyiz. Çıkışını bulamadığımız için dönüp durduğumuz bir labirent… Tıpkı Çelik’in değişimi gibi oyunun kuralları da sürekli değişiyor, çemberin içinde kalabilmek için çok çaba sarf etmek zorunda kalıyoruz. Değişimin hızını yakalayarak yeteri kadar “Like” ve “Fav” almalıyız mesela. Babetli, topuklu, sneakerlı, yuvarlak gözlüklü, kol çantalı, sırt çantalı, dar pantolonlu, yetim kollu, taytlı, rastalı, kalın kaşlı, keman kaşlı, asimetrik saçlı, alien gibi koca kafaya eşarplı, şallı, feraceli, botokslu, estetikli, çalışan, çalışmayan, okuyan, okumayan, konuşan, konuşmayan, snap kullanan, Instagirl olan, gezen, oturan, telefona yapışık, bilgisayara bağımlı, titiz, pasaklı, kaba, zarif, iyimser, karamsar vb. Bu insan ve tarz çeşitliliği içinde “Demode” olmadan kendimize bir yer bulmalı, depresyon hırkalarımızın içinde kaybolmadan trendi yakalayabilmeliyiz. “Moda”nın biletini kestiği ve “Bye bye” dediği kadınlardan olmaktansa ölmeyi yeğleyebiliriz(!). Biz kadınlar bunun için çok çalışmamız gerektiğinin farkındayız, hadi buna da razıyız peki ama bunun karşılığında da en azından Çelik’e “Senin modan geçti, yeter be aman!” deme hakkına sahip olmalıyız.

 

Ayşegül YILDIRIM KARA – Belgesel Yapımcısı

Etiketler:
Merjam

Merjam

  • Editörün Seçimi
  • En Çok Okunanlar

Copyright © Tüm hakları saklıdır. Merjam.com – Copyright 2021 | Codlio
3D tasarım ajansı